22 Ağustos 2016 Pazartesi

FETÖ baskısıyla Kara Harp Okulu'ndan ayrılan okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye bölümü öğrencisi İsmail Kıvanç Erkal yaşadıklarını anlattı.




FETÖ baskısıyla Kara Harp Okulu'ndan ayrılan okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye bölümü öğrencisi İsmail Kıvanç Erkal yaşadıklarını anlattı.



2010 yılında Maltepe Askeri Lisesi'nden mezun olduğunu ve Kara Harp Okulu'na geçmeden önce intibak kampına katıldığını söyleyen Erkal, bu kamp sırasında yapılan fiziki ve psikolojik baskıyı şu şekilde anlattı: İntibak kamplarında ayrımcılık yapıldığı, bazı kişilerin el üstünde tutulurken bazı öğrencilere eziyetler edildiğini üst devrelerimizden duyuyorduk. İntibak kampının zorlu geçeceğini zaten biliyorduk. Daha intibak kampında çadırlarımızı yaptıktan sonra bölüğü toplayıp ellerinde ki listelerden isimleri okuyup bizi ayırdılar ve diğerleri yatmaya giderken bizi gece 3’e kadar süründürdüler. İntibak kampını, kendimi motive ederek, arkadaşlarımla birbirimizi destekleyerek tamamladım ve Harbiyeli oldum.


ATATÜRKÇÜ ÖĞRENCİLERE İŞKENCE



“Birinci sınıfı tamamladıktan sonra yine kampa gidecektik. Kampa gitmeden önce taburlar karıştırılmıştı. Bize eğitim verecek tüm komutanlarla yeni tanışacaktık. İntibak kampından kalan kötü anıların yeniden yaşanmayacağını düşünerek umutlanmıştım. Fakat kampın ilk günü bölük komutanı elinde bulunan bir listeyle yine bizi ayırmıştı. Eziyet edilen öğrencilerin %90’ı askeri lise kaynaklı olup vatanını milletini seven, Atatürkçü düşünce sistemiyle eğitimler görmüş, ders ve disiplin bakımından sorunsuz kişilerdi.”


"PSİKOLOJİK BASKILARIN DIŞINDA GÜN BOYU FİZİKSEL İŞKENCELERE MARUZ KALIYORDUK."



"Günde en fazla iki saat uyuyorduk ve normal eğitimler esnasında bölükten ayrı olarak eğitim adı altında işkencelere maruz kalıyorduk. Yaşadığım en kötü günlerden birini anlatacağım. Bütün gün süründürülmüş fakat bir gram su içmemiştim. Artık bayılma vaziyetine geldiğimde başımdaki terörist bana 3 matara suyu 2 dakikada içmemi emretmişti. Mecburen o suyu içmiştim ve o işkencelerin üstüne istemsizce kusmuştum. Kustuktan sonra beni kendi kusmuğum üstünde süründürmüştü. Bu ve bunun gibi pek çok kötü anım var."


“DIŞARDA DAHA BAŞARILI KİŞİLER OLABİLİRSİNİZ!”



Erkal, kendilerine durmadan “Siz asker olamazsınız, ayrılmalısınız, dışarıda daha başarılı kişiler olabilirsiniz, boşuna direniyorsunuz, kampları atlatsanız bile subay olamayacaksınız.”şeklinde psikolojik baskı yapıldığını anlattı. Psikolojik baskıların yanında fiziksel baskılara da maruz kaldığını, günde sadece 2 saat uyuduklarını ve normal eğitimler esnasında bölükten ayrı olarak eğitim adı altında işkence gördüklerini anlatan Erkal, kendilerine bunları yapan komutanların hemen hemen hepsinin bugün TSK’dan ihraç edildiğini söyledi.


"NOTLARIM SİLİNMEYE BAŞLAMIŞTI."



"Beni mezun etmeyeceklerini anladığım için 2. sınıfa başlamadan önce ailemi ikna etmiştim. 4 üzerinden 3,2 olan kredimi 3,5'e yükseltip yatay geçiş yapacaktım. 2. sınıfta ders çalıştığım kadar hayatımın hiçbir döneminde o kadar ders çalışmadım. Sınavlardan her çıktığımda dersleri iyi olan arkadaşlarımı yanıma alıp soruları cevaplandırıyorduk ve sınav sonucumuzu tahmini olarak hesaplıyorduk. Arkadaşım 95 ben 90 beklerken, sınav sonucu açıklandığında arkadaşım 95 ben ise 40 alıyordum. Notlarım silinmeye başlamıştı. 120 olan disiplin puanım 50'lere kadar düşmüştü."


OKULDAN ALMALARI İÇİN AİLELERE BASKI



Kampın sonuna doğru ailesinin gelip komutanlarla görüştüğünü söyleyen Erkal, ailesine “Özünde çok iyi bir çocuk, dışarıda daha başarılı olabilir, ama subay olamaz.”denildiğini ailesinin, disiplin notunun yüksek olduğunu ve okuldan almaları için bir sebep gösterilmesini istediğinde komutanın “Ben disiplin notunu düşürüyor muyum düşürmüyor muyum görürsünüz.“ gibi cevaplar aldığını belirten Erkal, 120 olan disiplin notunun 50’lere kadar düştüğünü söyledi. Kendisini mezun etmeyeceklerini anlayınca okulu bırakan Erkal, kendisinin yazdığı dilekçelerin bile geri çevrildiğini, komutanların yazdığı dilekçeleri vermek zorunda kaldığını ifade etti.



“İADE-İ İTİBAR İSTİYORUZ!”



İsmail Kıvanç Erkal, “Bize bu zulümleri yapanların hepsi bugün içeride ve bize bu işkenceleri yapmalarının nedeni FETÖ mensubu olmayışımız. O günlerde bunun cevabını tam olarak bulamıyorduk ama bugün her şey ortaya çıktı. Şu an TSK’dan Atılan ve Ayrılan Öğrenciler Platformu olarak itibarlarımızın iadesini istiyoruz. Ben ve benim gibi 3000’e yakın insan mağdur edildi. Yüklü tazminat borçları, bozulmuş psikolojiler, kimilerimizde fiziksel kalıntılar gibi birçok sorunlar, hayata yeniden başlamaya calışıyoruz. Artık her şey gün yüzüne çıkmışken platform olarak İADE-İ İTİBAR istiyoruz.“

25 Temmuz 2016 Pazartesi

GÜN ÜZERİNE MÜREKKEP DARBELERİ



''Vicdan''
diyordu beriki,
“Onu nasıl karşına alabilirsin?”
Öteki biraz düşünceli ve temkinli iletti diline gelenleri:
“Vicdan. Onun karşısında durmak yalnız tanrıya mahsustur. Bizler yeterince
akıllı ve umutlu olabilirsek belki onu arkamıza alabiliriz.”

DEVLET VE HAYAT

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece büyük bir devlet savunması yaşandı. Amerika’dan FETÖ eliyle komuta edilen kanlı darbe girişimi, milletin ve gerçek Türk Ordusunun direnmesiyle engellendi. Emperyalizme karşı verilen İstiklal Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir asır sonra emperyalizm tarafından içeriden kuşatılmıştı. Gladyo-kontrgerilla- derin devlet-parelel yapı, adına ne dersek diyelim ilmek ilmek örülen bu proje ve ABD’nin operasyonel gücü bir gecede büyük bir direnişle kırıldı. Şimdi ülkemizi daha umutlu günler bekliyor. Daha doğru tanımla devletimizin tüm kurumlarının cemaat yapısından temizleneceği ve işlerliğinin artacağı, kuvvet kazanacağı günler kapıda.
Yıllar önce Mustafa Kemal Paşa, Altı ok programını açıklarken herhalde iyi biliyordu ki diğer bütün okların teminatı devletçiliktir. Devlet otoritesinin, kurumlarının çürütülmesi ve emperyalizme teslim edilmesi, işte o durum, 15 Temmuz kalkışmasıyla taçlandırılmak istendi. İstenilen başarılsaydı, şimdi belki bu satırların yazarı, belki daha fazlası klavye kullanabilecek durumda olmayacaktı.
 Sosyal medyada kalça üstünde yürütülen halk beğenmeme tartışmaları yürütülemeyecekti. Tabi biraz da olumlu olarak, laiklik için önce bağımsız bir devleti savunmayı öğrenemeyen insanlar işte o zaman öğrenebilecekti. Velhasıl kelam toplumsal olarak bir hayat varsa devlet var diye var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti diye bir devletimiz varsa emperyalizme karşı direndiğimiz için var.

KLAVYE BOZGUNCULARI VE GERÇEK SAVAŞÇILAR

O gece ve peşi sıra gelen günlerde sokaklarda savaşan ve birleşen bir millete tanık olduk. Bunun yanı sıra milleti beğenmeyen, FETÖ-ABD demeden tahliller kasan, ön plana çıkarılacak şey diye Mehmetçiğin ezilen görüntülerini ayıklayıp paylaşan, darbe uzmanı ve aynı zamanda tiyatro uzmanı, kafaları ve dünyaları iki üç tuşa hapsolmuş insanlara üzülerek baktık. Şimdi o insanlara da tavsiyemizi sunuyoruz. Kendinize bir meydan seçin ve atın kendinizi içine. Büyük bir mozaikle karşılaşacaksınız. Eğer istekli bakarsanız kitlenin içerisindeki gözlerin birleşerek vatan, millet yazdığını görebilirsiniz. Mehmetçiğin; anası, babası, kardeşi oradadır.

Siz oradaki samimiyeti, içtenliği beyaz ekranlarda birbirinin üstünde tepinen tivitlerde görebilir misiniz? Göremezsiniz. Gerçek savaşçılar orada. Vatanı için canını ortaya koyanlar orada. Belki sizin kadar güzel emperyalizm diyemezler ama Amerika’nın tankına yumruk atanlar orada.

İKİ VİCDAN

Şimdi yazımızın girişimdeki vicdan pasajını tekrar anımsayınız. Tarihi ilerletenler vicdanı umutla ve bilinçle arkasına alanların ta kendisidir. Ülkemiz bu darbe girişimiyle birlikte adeta bir vicdan-karşı vicdan savaşı yaşıyor. Bir yanda Ömer Halisdemir’in, Sait Ertürk’ün, tankın önünde başı dik duran ağabeyin, ablanın vicdanı; diğer yanda halkı helikopterlerle tarayıp, paletlerin altına alan, halkın üzerine ateş açma emri veren FETÖ-ABD vicdanı. Öyle sanıyoruz ki ikinci tip vicdanı hepimiz vicdansızlık olarak yorumlarız. Bizim vicdanımızı da hemen birincisinin içine yerleştiririz. Herkes vicdanlıdır, herkes acı çekene üzülür lakin Türkiye'de vicdanlı olmanın samimiyeti harekete geçme arzusuyla ölçülür. Haksızlığı görüp harekete geçmek istemeyenin vicdanı samimi değildir. Harekete geçme arzusunun da samimiyeti örgütlü olmakla sınanır. Tek başına hareket yenilmeye mahkûmdur. Tek başına vicdan, vicdansızlık; tek başına hareket atalettir. Atatürkçü Düşünce Topluluğuna katıl, ortak vicdanın ortak bilincini birlikte yaratalım.

Üyelik için:
Cebeci Kampüsü ADT Üyelik Formu

ANIL EREN YILDIZ

A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi

18 Mayıs 2016 Çarşamba

97 YILLIK SONSUZ KOŞU


                                             97 YILLIK SONSUZ KOŞU


1918’in sonlarına gelindiğinde Osmanlı, I.Dünya Savaşından mağlup ayrılmış, Mondros Mütarekesini imzalayarak dağılma sürecinin sonuna gelmiş ve Avrupa devletlerince ‘’hasta adam’’ olarak nitelenen Osmanlı, imzaladığı ateşkes antlaşmasıyla İtilaf Devletleri’ne karşı savunmasız kalmış ve tüm hakimiyetini neredeyse İtilaf Devletleri’ne devretmişti.
İzmir Yunanlılar, Adana Fransızlar, Antalya ve Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve bununla birlikte Urfa, Maraş, Antep, Merzifon ve Samsun’a İngiliz askerleri çıkmış,İstanbul’da ise Kraliyet Donanması demirleşti.

İşte, Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile çıktığı Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihi milli bağımsızlığa, çağdaşlaşmaya ve demokratikleşmeye giden yolda bir dönüm noktasıdır. Bu tarihi gün 19 Mayıs 1938 tarihinden itibaren ‘’Gençlik ve Spor Bayramı’’ olarak kutlanmaya başlanmıştır. Atatürk Milli Mücadele esnasında Türk Milleti’ni ileri götürecek olanın köhnemiş fikirlere karşı genç fikirler olduğunu görmüştü. ‘’Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.’’sözünden  onun gençlikten kastının bir yaş aralığını değil de fikirde yeniliği ve her daim ümitvar olmayı ifade ettiğini anlıyoruz.

Atatürk, Samsun’a çıktığı gün mevcut olan durumu Nutuk’ta şu cümlelerle anlatır: ‘’…millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve memleketi felakete sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek, kaçmışlar…’’ İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu koşullar budur. Uçurumun kenarına itilmiş ve bağrında ateşler yanan bir ülke yıllarca süren mücadeleler sonucu iç ve dış düşmanları alt etmekle kalmamış bağımsız, çağdaş ve laik bir ülke olmuştur.

97 yılın ardından bugünkü vaziyete baktığımızda 1919’dan pek de farklı olduğunu görmüyoruz. Emperyalizm, bölücü terör eliyle şehirlerimize bombalar yağdırıyor, askerimize, polisimize ve halkımıza saldırıyor. Gericiler, İsmail Kahraman’lar diliyle ‘’Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır.’’cümlesini kurma gafletinde bulunuyorlar. Atatürk’ü tarih kitaplarından silmeye çalışanlar Emine Erdoğan’ların söylemleriyle ‘’Biz, Cumhuriyet’in enkazını kaldırdık.’’ diyerek karşımıza çıkıyorlar.

Gericilere, bölücülere, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına diyoruz ki: Bu topraklarda Mustafa Kemal’ler tükenmez. Atatürk Gençliği olarak görevimizi Bursa Nutku’ndan, Gençliğe Hitabe’den, Mustafa Kemal’den alıyoruz. 97yıllık bir mücadele ve Cumhuriyet Devrimi tarihimiz var. O mücadelenin ve Cumhuriyet’in bize öğrettikleriyle 97 yıl öncesinden çok daha güçlü, çok daha kararlı ve çok daha cesuruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği emperyalizmin, bölücü ve gerici terörün, İsmail Kahraman’ların ellerinde değil Atatürk Gençliği’nin ellerinde ve o gençliğin mücadeleleriyle şekillenecektir. Kendimize ve Cumhuriyet tarihine güveniyoruz. Atatürk’ün ‘’Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.’’sözünden kendine görevler çıkaran tüm gençliği 19 Mayıs’ta Atatürk’e, Cumhuriyet’e, laikliğe ve Mehmetçik’e sahip çıkmak için alanlarda olmaya bölücülüğün ve gericiliğin üzerine Mustafa Kemal gibi yürümeye davet ediyoruz. Atatürk Gençliği görev başında!



                                                                                      AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                           Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

15 Mayıs 2016 Pazar

ALTI OK'UN MİHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

                           
 

                                      ALTI OK'UN M
İHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

    Devrim, genel olarak, yer­leşik toplum düzenini, devlet ve toplum ya­pısını tümüyle değiştiren, köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşümdür. Devrim sadece siyasi hayatta değil ekonomik ve sosyal hayatta da bir dönüşümdür.

   M. Kemal Atatürk Devrimcilik ilkesini şöyle tanımlamıştır; "İnkılap Türk Milleti'ni son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır demektir." M. Kemal'in de belirttiği gibi Kemalist Devrim eski sistemin çürümesinden kaynaklı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve Türk Milletinin destek ve iradesiyle başarıya ulaşmıştır.

   Devrimcilik toplumun her alanda daha ileri gitmesidir ve süreklilik gerektiren bir yapıdadır. Kemalist Devrim'de de devrimler süreklilik ekseninde yapılmıştır.

  Osmanlı Devleti'nde devrimcilik II. Mahmut döneminde Alemdar Mustafa Paşa'yla yapılan Sened-i İttifak Antlaşması'yla yapılan ıslahatlarla kapsamlı olarak başlamıştır. Daha sonrasında I. Abdülmecit döneminde Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edilmiştir. Ardından I. Ve II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin eski ortaçağ kalıntılarından kurtulamaması sebebiyle yapılan yenilikler bir sonuç vermemiştir.

  Kemalist Devrim'in önderleri bu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temellere oturması için ortaçağ kalıntısı yapılarla mücadele etmiş ve devrimcilik ilkesini benimsemiştir. Bu doğrultuda siyasi, sosyal, ekonomik, eğitim ve kültür alanında pek çok devrim yapmıştır. Halifelik ve saltanat kaldırılmış, halkın iradesine bağlı cumhuriyet yönetimi ve laiklik ilan edilmiştir. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanmış, Harf Devrimi ile birlikte okur yazar oranı artırılmıştır. Ayrıca ekonomik alanda yapılan devrimlerle üretimin artırılması için çaba harcanmış, Toprak Reformu ile topraksız köylüye toprak verilmesi için mücadele edilmiştir. Cumhuriyet Devrimi sayesinde kadınlara siyasal ve sosyal haklar verilmiştir. Kadınlarımız toplumsal hayatın içinde yer almaya başlamıştır.

  Bugün 2016 yılına geldiğimizde bu devrimlere saldırı olduğunu görmekteyiz. Laiklik Anayasa'dan kaldırılmaya çalışılmakta kadınlar toplumsal hayatın dışına itilmektedir. Anayasa'dan Türk Milleti kelimesi çıkarılmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yeniden Ortaçağ karanlığına sürüklenmek istenmektedir. Bu planları yapanlar bilsinler ki; Türk Gençliği olarak devrimlerin bekçisiyiz ve buna izin vermeyiz.  "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır." diyen M. Kemal'den aldığımız emirle Türkiye Cumhuriyeti çağdaş uygarlık düzeyine ulaşana kadar mücadele edeceğiz ve devrimlerimizin bekçisi olacağız.

                                                                AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                Hilal Elif Aybüke TÜRKER/ Sosyal Hizmet

11 Mayıs 2016 Çarşamba

ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

                      ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

Devletçilik ilkesinin Türkiye'yi değiştirdiği kadar dünyayı değiştirdiği su götürmez bir gerçektir. Devletçilik ilkesini iyi kavramak demek ülkenin ekonomik sosyokültürel birikimini iyi anlamayı beraberinde getirir. Kısaca devletçilik ilkesi, devletin ekonomik alana doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sitemdir. Bu kavramı irdelemeden önce ‘’DEVLET’’ ne olduğuna inelim;

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” (TDK)

Tarihte çok fazla devlet tanımı ortaya çıkmıştır. Günümüzde hala üzerinde uzlaşılmış bir tarih tanımı olmasa da geçmişteki ünlü düşünürlerin tarih tanımları günümüze ışık tutmuştur ;
 Devlet:  Platon’da “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan” iken, Aristoteles’te “doğal bir oluşum”   Ancillon’da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Spinoza ve Locke da toplum sözleşmesinin sonucu,  Fichte’de saf insan amacının yüce aracı, Schelling’de mutlak olan,  Hegel’de tözel irade olarak ahlaksal tın,  Cicero’da hukukun sonucu olarak betimlenir.

Devletin birtakım görevleri vardır.
Bunlar: Ülkeyi iç ve dış tehlikelere karşı savunmak, adaleti ve güvenliği sağlamak gibi asli görevlerdir. Toplumsal düzeni kurmak ve sürdürmek amacında olan devlet, gerekli durumlarda da devletçilik adı altında düzenlemelerde bulunmuştur. Devletçilik kavramında özellikle devletin görevleri genellikle ekonomik açıdan ele alınmıştır. Ancak devletçiliği sadece ekonomik hayatla sınırlamak, kavramın içeriğini daraltmaktadır.  Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi, askerî, kültürel, toplumsal ve diğer alanlarda da devletin düzenlemelerini ifade etmektedir. Atatürk’e göre devletçilik güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmenin temel bir aracıdır. Sınıf farklılığının önlenip, sosyal barışın sağlanarak sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilebilmesi için devletin, hayatın her alanında etkin olması gerekir. Bu anlayışla devletçilik, halkçılık ilkesinin de tamamlayıcısıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874'te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı İmparatorluğu vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri'nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı İmparatorluğu, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881'de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti..

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomi politikalarına ilişkin kararlar 1923’te İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde alındı ve 1930’lu yılların başına kadar uygulandı. Atatürk’ün, “Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlarla ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir.” sözünden hareketle 1930’lu yıllara kadar millîleştirme politikası benimsendi. Yabancıların elindeki kurum ve kuruluşlar da millîleştirildi. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmelerle var olan uygulama sonucu Türkiye istenilen ekonomik düzeye ulaşamayınca devlet ekonomik hayata doğrudan müdahale etti.

Devletçilik anlayışının benimsenmesine de iç ve dış nedenler etkili olmuştur. İç nedenlerin başında savaştan yeni çıkan ülkenin harap olması, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar yaşanması gelmektedir. Gerek bu durum gerekse ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılmak istenmesi, toplumsal, kültürel ve bayındırlık faaliyetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır. İlk yıllarda ekonomik faaliyetlerin özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesini benimseyen yeni Türk Devleti, istenen hedeflere ulaşamadı.

Hatta ülke içinde 1927 yılında çıkarılan Teşviki-Sanayi Kanunu’na rağmen yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Ülkenin savaşlardan yeni çıkmış olması ve yeterli sermaye birikiminin olmayışı da bunda etkili oldu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası daha farklı bir ekonomik politika uygulamaya mecbur kaldı. Ayrıca uygulanan ekonomi politikalarıyla yatırımların bölgelere dengeli dağılmaması ve sosyal adaletsizliklerin giderilememesi, devletin ekonomik açıdan daha etkili olmasını gerektirdi. Teknik bilgi açısından ise kadroların yetersiz olması ile sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin iktisadi alanda etkin olmasını gerektiren bir diğer neden oldu.  Dış etkenlerin başında 1929 Dünya Ekonomik Krizi gelmektedir. ABD’de ortaya çıkan ve sanayileşmiş ülkelere yayılan kriz ülkelerin ekonomilerinde büyük zararlara neden oldu. Ürünlerin fiyatları düştü, işletmeler kapandı ve işsizlik arttı. Sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hâle geldi. Kriz, Avrupa ülkelerini sert ekonomik tedbirler almaya yöneltti. Bu ülkeler ithalatı (dış alım) kısıtlayarak sattıkları kadar mal almaya özen gösterdiler. Az gelişmiş ülkeler ise krizden tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi nedeniyle olumsuz etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihraç eden bir ülke olduğundan, ihracatı azaldı. Bu gelişmeler sonucunda Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin Üçüncü Büyük Kurultayında devletçilik ilkesi parti programına alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı da bir devlet politikası hâline gelmiştir. Atatürk bu konudaki düşüncesini şu sözlerle ifade etmiştir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, XIX. asırdan beri sosyalist düşünürlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası budur. Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur.”

Devletçilik ilkesinin uygulamaya geçmesinin en çarpıcı örneği kuşkusuz planlı ekonomiye geçilmesidir. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hedefleri yerli ham madde kullanmak, günlük ihtiyaca yönelik malların üretimine öncelik vermek, yeni fabrikaların yapımında bölgesel dağılıma dikkat etmek olarak açıklanabilir. Planda kimya, toprak, demir, kâğıt ve selüloz, kükürt, pamuk ve mensucat ile kendir sanayiine öncelik verilmiştir. Çünkü bu alanlardaki ham madde ülke içinden karşılanmaktadır. Böylece dışarıya döviz çıkarılması önlenmek istenmiştir.
Türkiye de 1980 yılından sonra diğer birçok ülke gibi neoliberal politikaları benimsemiş ve serbest piyasa ekonomisine geçerek dış ticaret rejimini liberalleştirmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonrasında Türkiye, neoliberal politikaları içselleştirerek ekonomik ve sosyal anlamda büyük bir değişim yaşamıştır. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve piyasa ekonomisine geçiş anlamında milat sayılan neoliberal iktisadi kurallar bütünü, Türkiye’nin ekonomik sistemini radikal biçimde değiştirmiş, askeri yönetim çekildikten sonra iktidara gelen Özal hükümeti ile birlikte bu durum iyice pekişmiştir.

Devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı faydalar kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. 1931 yılından başlayarak uygulamaya koyulan devletçilik ilkesi ile ilk defa beş yıllık kalkınma planları çıkarılmış ve planlı ekonomiye geçiş süreci başlamıştır.
2. Kısa zamanda özellikle devlet imkânları ile sanayi yatırımları başlamış halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır.
3. Devletçilik ilkesinin eğitici ve öğretici niteliği kapsamında, ülkemizdeki teknik eleman açığının kapatılması ve eksikliklerin giderilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
4. Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi için fırsatlar tanınmış ve üreticinin zarar görmemesi için uğraşılmıştır.
5. Ekonomik kalkınmada bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi için çalışmalar başlatılmış ve bu hedef doğrultusunda önemli mesafeler kat edilmesi sağlanmıştır.

Atatürk'ün Devletçilik ilkesi ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yapılan faaliyetler ise kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. İzmir İktisat kongresi yapılmıştır.
2. Beş yıllık kalınma planları doğrultusunda ülkenin her yerinde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve zarar gören işletmeler devlet desteği ile ayağa kaldırılmaya çalışılmıştır.
3. Aşar vergisinin kaldırılması, tarım kredi kooperatiflerinin kurulması, Ziraat Enstitülerinin elleriyle tohumluk dağıtması vb. tarımı destekleyici faaliyetler yapılmıştır.
4. Sanayi yatırımlarını desteklemek için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturulmuş ve kamulaştırma faaliyetleri başlatılmıştır.
5. Devlet bankalarının kurulması ile faiz oranlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanmıştır.
6. Temel tüketim mallarının fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanılmış ve halkın daha fazla yıpratılmaması amacı ile çalışmalar başlatılmıştır.
7. Sağlık, eğitim, bayındırlık, kültür ve sanat alanlarında halkın gereksinimlerini karşılayabilecek yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.


                                                                                       AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                                         Beste Taşpınar / İktisat

7 Mayıs 2016 Cumartesi

BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK

                     
                           
                                          BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK


Halk, bir ülkenin sınırları içinde yaşayıp o ülkeyi vatanı bilen kişiler bütünüdür. Altı Ok'un bir ilkesi olan halkçılık ilkesi ise Kemalist Devrim'in ilk resmi programının adını taşır : Halkçılık Programı. 1921 Anayasası'na temel oluşturan bu program, halkın üzerinde yaşadığı toprağa yani vatana göz diken emperyalistlere karşı topyekûn bir mücadeleyi örme temelinde şekillenmiştir.Bunun sonucu olarak da "Egemenlik verilmez, alınır!" şiarıyla vatana, halkın emeğine, halkın iradesine göz diken düşman orduları ve beraberindeki saltanat ve hilafet yanlıları def edilmiştir. Atatürk, 30 Ağustos Zaferi'nden kısa bir süre sonra yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin sonsuza kadar şura hükümeti ile idare olunacağını söyler. Yine 1921 tarihli bir Meclis konuşmasında Atatürk halkçılığı, "Toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir toplumsal doktrin." olarak tanımlar.

Türkiye’de halkçılığın ilk adımlarını Cumhuriyetin ilanından önceki Büyük Millet Meclisi Hükümeti döneminde (1921-1923), daha Kurtuluş Savaşı devam ederken kalabalık bir işçi kitlesinin çok ağır çalışma koşulları içinde bulunduğu Zonguldak ve Ereğli Kömür bölgesinde uygulanmak üzere çıkarılan iki kanunda görebiliriz.Bu yasada işcilerin çalışma saati 8 saat olarak saptanmış ve işverenlere işçilere lojman yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Esasen, ülkemizdeki sosyal güvenliğin temelini de bu iki kanunla getirilen düzenlemeler oluşturmaktadır. .İşte halkçılık genel anlamıyla devletin halktan, üretenden, yani iktidarın asıl sahiplerinden yana olmasıdır ve ülkemizde  halkçılık savaş döneminde dahi işçiyi koruyan kanunlar çıkarmaktan Soma’da  301 madencinin katledilmesine gelen süreçte yitirilmiştir. Cumhuriyet’in enkazını kaldırmakla(!) övünenler Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan insanca yaşamı da hiçe saymıştır.

Halkçılık ilkesi, Altı Ok'un diğer ilkelerini de kapsar. TBMM'nin açılması, 1921 Anayasası, Cumhuriyet'in İlanı, Medeni Kanun'un kabulü, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, aşar vergisinin kaldırılması, soyadı kanunu, kılık kıyafet kanunu ve nicesi... Siyasal ve toplumsal alanda eşitsizliklerin kaldırılmasını, yönetimde halka dayanan ve halktan güç alarak halk için çalışmayı temel alan Halkçılık ilkesi Türk Milleti'nin karakterine ve dönemin gerçeklerine dayandırılarak oluşturulmuştur.

Halkçılık; TBMM'nin açılması ve Cumhuriyet'in ilanıyla millet egemenliğini kabul etmiş, Medeni Kanun'un kabulüyle sosyal ve ekonomik alanda kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri kaldırmış, aşar vergisini kaldırarak emeğiyle yaşayanlardan yana olmuş, toplumsal ilişkileri zedeleyen sıfatları ve görünümleri kaldırmıştır. Atatürk bu durumu “Bizim görüşümüz-ki halkçılıktır– kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.” şeklinde özetler.

Bugün Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk Devrimleri'ni tarih kitaplarından kaldırmaya çalışanlar, "Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır." diyenler, başkanlık hayalleri kuranlar Türkiye Devrim Tarihi'ni çok iyi bilirler. Yine de hafızalarını bir tazeleyelim, bu milletin karakterinde efendilere, ağalara, paşalara, şeyhlere, dervişlere biat yoktur. Andımız'ı ve T.C'yi kaldırmakla başladığınız, Yeni Anayasa ve Başkanlık hayalleriyle devam ettiğiniz bu süreçte unuttuğunuz bir şey var : Biz o andı içtik bir kere, kaldırsanız ne olur?


                                                                              AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                      Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

3 Mayıs 2016 Salı

BİRLİĞİN GÜVENCESİ


                                            BİRLİĞİN GÜVENCESİ


Bir serüven olarak milliyetçilik kavramı tıpkı Fransız devriminin ve anayasal mücadelelerin diğer kazanımları gibi 18. yüzyıl sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Yükselmekte olan burjuvazi ekonomik temelde sermayenin özgürce dolaşımını ve buna bağlı olarak ortak Pazar oluşturmayı amaçladılar. Bunun için de feodal sınıfların kalıntılarıyla birlikte on yıllardır uzlaştıkları kralı da al aşağı etmeleri gerekiyordu. Böylece “vatan” olarak belirledikleri ortak pazarlarında “millet” olarak belirledikleri yurttaşlarla serbestçe ticaret ve üretim yapabilecekler ve ortaçağın her alanda yıkılıp parçalandığı bu dönemde yeni bir sistem kurabileceklerdi. Tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki; “vatan” üzerinde ürettiğin, tükettiğin, ürettiklerini ve tükettiklerini alıp satabildiğin ortak pazarın; “millet” ise bir padişaha-krala kulluk bağları ile değil üzerinde yaşadığı vatana tarihsel ve ülküsel ortaklıkla bağlanmış eşit yurttaşlığı işaret eder. Bu sebeptendir ki benzer dünya devrimleri de milliyetçilik görüşüne sahip çıkarak kendi dönüşümlerini köklü bir şekilde yaşamışlardır.

MİLLİYETÇİLİĞİN TÜRKİYEDE’Kİ SERÜVENİ

Tüm dünyaya dalga dalga yayılan milliyetçilik birçok imparatorlukların parçalanmasına yerine yeni milli devletlerin kurulmasına neden olmuştur. Osmanlı içindeki parçalanmalar da Osmanlı aydınını yeni arayışlar içine sokmuş ve Fransız devriminin bu kazanımı bu yolla yeni kurulan Cumhuriyet’in temel direklerinden biri haline gelmiştir. Milliyetçilik temel direklerinden biri olduğu “Altı Ok” programının içinde olmak üzere 1937 yılında yapılan anayasa değişikliğinin 2. Maddesinde tanımlanmıştır. Ayrıca Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk de Türk milletini “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” diyerek tanımlamıştır. Böylece milliyetçilik Türkiye’nin kuruluş aşamasında ayıran bölen değil birleştiren bütünleştiren ve kaynaştıran bir harç görevi görmüştür.
Öncesinde böylesine işlevsel ve mühim bir görevi üstlenen milliyetçilik ikinci dünya savaşına doğru yükselen Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası ile özdeşleştirilmiş, girilen Nato sürecinde içi boşaltılarak kendi amacı ve işlevinden saptırılmış ve etnik bölünmenin tetikleyicisi haline gelmiştir. Yıllarca Türk milleti,milliyetçilik gibi kavramlar öcü olarak gösterilmiş ve uzak durulması gerekilen bir konuma itilmeye çalışılmıştır. 

CUMHURİYET’İN HARCI

Yakın tarihimizde milliyetçilik üzerine yapılan bu kara propaganda ve içini boşaltma hamleleri bugün geldiğimiz noktada artık işlememekte ve boşa çıkmaktadır. Etnik,dini ve mezhepsel bölünmelere ön ayak olan çevrenin ayakları altına almak istedikleri milliyetçilik ayrışmanın değil birliğin simgesidir. Bugün Türkiye’nin birliği ve beraberliği için huzur ve barış ortamı için tüm çevreler milliyetçiliğe sarılmaktadırlar ve sarılmak zorundadırlar. İktidar sahiplerinin bugün “milliyetçiliği ayaklar altına aldık.” demeleri , bölücü terörle süreçler yürütmeleri ve sahip oldukları çevrelerce Türk milletini “millet” olmaktan tekrar “kul” olmaya itmeleri onların her açıdan bölünmeye çanak tuttuklarının birer göstergesidir. Burada önemli olan nokta Türk gençliğinin tarihi tavrıdır. Türk gençliği tüm bu çarptırmalara ve içini boşaltmalara rağmen milliyetçilik kavramına sımsıkı sarılmış birliği ve barışı kucaklamaktadır. Gençlik milliyetçiliği ayaklar altına alanlarla,bölücü terörle süreçler yürütenlerle mücadele etmektedir. Biz de buradan ilan ediyoruz: Türk gençliğini etnik,mezhepsel ve dini açıdan bölemeyeceksiniz. Cumhuriyet’in harcı milliyetçiliğin ve onu koruyan gençliğin ayakları altında kalacaksınız!



                                                                             AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                                                 Fırat KESKİN/ Uluslararası İlişkiler


1 Mayıs 2016 Pazar

Cumhuriyet: Adı Var Kendisi Yok


                                         Cumhuriyet: Adı Var Kendisi Yok


Bugün gazeteleri karıştırdığımızda, televizyon haberlerini izlediğimizde gözümüze en çok çarpan başlıkların  ‘cumhuriyet’, ‘demokrasi’, ‘anayasa’ kavramlarını içinde bulunduran başlıklar olduğunu fark ederiz. İlkokuldaki hayat bilgisi dersinden üniversitedeki hukuk derslerine kadar hayatımızın her döneminde bu kavramlar hakkında bilgi sahibi olma fırsatı bulmuşuzdur. İnsanlar için ekmek kadar su kadar gerekli olan bu kavramlar bugün açıkça tehdit edilmekte hatta milletin topyekün mücadelesi ile yapılan Türk Devrimi’nin en büyük kazanımlarından biri olan Cumhuriyet, vasfı ve yetkisi olmayan birileri tarafından ‘enkaz’ olarak nitelendirilmektedir.

Bugün kul düzenini savunan, millet egemenliğini hiçe sayan ortaçağ kalıntıları, cumhuriyeti yok saymakla kalmayıp ‘‘millet iradesi’’ni kullanıp bir kenara fırlatmıştır.
Meclis toplantılarında her gün yeni kavgalara neden olan bu kavramlar, her dönem tartışılmış fakat bu boyutlarda aşağılanmamıştır.

Kökü Fransızca  “konuşmak” kelimesinden, “parlare”den gelen parlamentoda, bugün vekillerimiz 'konuşarak' anlaşmak yerine 'yumruklaşarak' anlaşmaktadır. Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu bir devlet yönetimiyken egemenliğin yumruklarda, tekmelerde olduğu bir devlet yönetimine dönüşmüştür. Her gün yeni bir boks maçına hazırlanan vekillerimizin meclis toplantılarında 'demokrasi', 'cumhuriyet', 'insan hakları' gibi kavramlardan söz etmeleri pek gülünç olduğu gibi bu kavramları eleştirirken kullandıkları kelimeler asıl  ‘’enkaz’’ ın cumhuriyet değil, kendileri olduğunu Türk milletine bir güzel göstermişlerdir.

Yazının başından beri  'millet iradesi', 'millet egemenliği', 'cumhuriyet', 'demokrasi' gibi kavramlardan bahsettik. bu kavramların ülkemize sistematik bir biçimde yerleşmesini sağlayan Mustafa Kemal'in Altı Ok programıdır. Altı Ok başlangıçta sadece Cumhuriyet Halk Fırkası'nın kurultayında kabul edilen bir CHF Programının özeti ve simgesiyken 1937 yılında yapılan bir değişiklikle Anayasa'nın 2. maddesine yazılmış fakat 61 anayasasında konulmamıştır. Altı Ok, 19. yüzyılın ortalarından başlayıp, Meşrutiyetlerden, Kemalist devrimden, 27 mayıs'tan geçerek bugünlere uzanan Türk devriminin programıdır.

 Oklar bir bütündür.Çünkü aynı tarihsel kökten çıkmıştır. Altı Ok'un birincisi ve bugün en çok saldırıya uğrayan cumhuriyetçilik bir siyasal iktidar ve hakimiyet sorunundan ortaya çıkmıştır. Meşrutiyetlerden itibaren padişah halk arasındaki hakimiyet çekişmesi cumhuriyetle  birlikte son bulmuş. Padişahın gücü, yeni Türk devletinde  sınırlandırılmamış, saltanat toptan tasfiye edilmiştir. Yeni kurulan Türk devletinin gerçek hakimi millet olmuş ve devlet biçimi olarak Cumhuriyet benimsenmiştir.

 Bağımsızlık mücadelesi ile başlayan Kurtuluş savaşımız  sadece bir bağımsızlık mücadelesi olarak kalmamış eski olan ne varsa yırtıp atmış ve yerine temelleri güçlü olan, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur.Kurtuluş savaşımız, tüm dünya devletlerine örnek olmuş ve  'Milletin hürriyeti zorla alabileceğini'  göstermiştir.

Cumhuriyetçiliğin ortaya çıkışı, Kurtuluş Savaşımızda gizlidir. Uğruna kadın-erkek, genç-yaşlı  kan dökerek kurtardığımız vatanımızı, biz cephedeyken kaçanlara teslim edemezdik. Türk Devrimi, 'vatan için mücadele edenlerin vatanı yönetebileceğini' göstermektedir.

Yazının başında bahsettiğimiz meclis kavgalarını Mustafa Kemal'in cumhuriyetçilik ilkesinde aramak elbette yersizdir. Fakat siyasal düzen unsurlarından biri olan toplumsal yapının değişmesinin, siyasal sistemi de etkilemesi kaçınılmazdır. Bugün yine Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllardaki gibi cumhuriyetle yönetiliyoruz. Fakat nasıl bir cumhuriyetle?

Osmanlı'nın devamı olduğu söylenen bir cumhuriyetle, Mustafa Kemal'in ve Türk devrimi'nin yok sayıldığı bir cumhuriyetle, laikliğin anayasada olmayacağı söylenen bir cumhuriyetle, paraların sıfırlandığı bir cumhuriyetle, her gün yeni bir bombanın patladığı cumhuriyetle, her gün PKK terörünün mehmetçiği şehit ettiği cumhuriyetle, Ensar vb vakıflarda çocukların cinsel istismara uğradığı cumhuriyetle, her köşe başında taciz ve tecavüz mağduru kadınların bulunduğu bir cumhuriyetle, gençliğin kafasını boşaltmak için uyuşturucuya başladığı cumhuriyetle, bilimin namaz kıldıran seccadeden öteye geçemediği cumhuriyetle, ataması yapılamayan öğretmenlerin her gün umudunun tükendiği cumhuriyetle...

Tüm bunları saydıktan sonra elimizde kalanın sadece Cumhuriyet olduğunu görüyoruz. Cumhuriyete tutunmaktan başka bir çaremiz yok! Uğruna mücadele ettiğimiz, kanımızın son damlasına kadar savaştığımız cumhuriyeti teslim aldığımız gibi geleceğin Cumhuriyet bekçilerine teslim etmek birinci vazifemizdir.Mustafa Kemal'in Gençliğe Hitabe'de söylediği gibi 'Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!'

                                         
                                                                                 AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                        Ecem Fatma CAN/ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi
                                                                                                   



27 Nisan 2016 Çarşamba

LAİKLİK ADAM OLMAKTIR


                                          

                                              LAİKLİK ADAM OLMAKTIR

TBMM Başkanı İsmail Kahraman iki gün önce ‘’laiklik yeni anayasada olmamalıdır, dindar bir anayasa istiyoruz’’ diyerek Cumhuriyetin ilke ve değerlerini karşısına alarak Cumhuriyet ile hesaplaşmaya bir çağrı yapmıştır.
Ömrünü Cumhuriyet yıkıcılığına ve karşı-devrimin fedailiğine heba etmiş bir Meclis başkanı, bugün yaptığı açıklamada gençlik dönemlerinden bugünkü kart horozluk dönemine kadar ettiği mücadelenin amacını belirtmiştir.
Peki bizi bu Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı gericilerin fütursuz sözleri şaşırtıyor mu? Tabi ki hayır. Bunun için Kahramanların, Erdoğanların, Küçük Eniştegillerin siyasi geçmişine kısa bir göz atmak yeterlidir.
Akp’nin kadrolarının ağabeyi-akıl hocası İsmail Kahraman; 1970-1980 sonrası yükselen İslamcı anti-laik siyasi kesimin gözbebeğiydi. Milli Nizam ile başladı bu yola ve Anayasa Mahkemesi "laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle MNP’nin kapatılmasına karar verdi. 1980 Amerikancı darbesiyle kapatılan Milli Selamet Partisi’nin içinde de etkin görevler aldı. Darbe sonrası yolu açılan yeşil sermaye-tarikat rejimininden nemalananların başında gelecektir. Ardından Refah Partisi’ne geçti ve 28 Şubat sürecinde partisi ‘’ "Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri’’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından yine kapatılmıştır. İlerleyen süreçte Fazilet Partisi içinde tarih, adil bir şekilde işledi. Ne hikmetse Akp’nin kurucuları ve yöneticileri arasında yoktu ama 2008 yılında kapatma davası açıldıktan kısa bir süre sonra Kahraman, koşa koşa Akp’ye geldi. Ayrıca Erdoğan’ın Belediye başkanlığı döneminde ‘’hem laik hem Müslüman olunmaaaz’’ söylemi ve 2002 sonrası iktidarı dönemindeki yaptıkları laikliğe düşmanlığı net olarak gösteriyor.
İşte bu yüzden şaşırmıyoruz!
Peki nedir bu laiklik?
Türkiye’nin laiklik mücadelesi nedir?
 Laiklik, Türkiye gibi ülkeler için sınıfsal bir durumdur. Tarikatlaşmaya, toplumu bölmeye, gericileşmeye karşı olmaktır. Devrimin ilkeleri birbirine sıkı sıkı bağlıdır. Laikliğin tavizi, Cumhuriyetçilikten Devrimciliğe kadar taviz vermeye sebep olur.
1920 Meclis’in çalışmalara yeni yeni başladığı sıralar dini görevli birisi Mustafa Kemal Atatürk’e laikliğin ne manaya geldiğini sorduğunda ‘’LAİKLİK ADAM OLMAKTIR’’ karşılığını vermiş ve meseleyi özetlemiştir.
Ayrıca Atatürk, 1939 yılında toplanacak CHP Büyük Kongresi için yaptığı program hazırlığında, 1931 programında da olduğu gibi, Laikliği hemen hemen aynı ifadeyle yineler. Kendi eliyle yazdığı Laiklik ilkesi şöyledir:

‘’Din kavramı vicdansel olduğundan parti, din ile dünya işlerini ve devlet siyasasını birbirinden ayrı tutmayı ulusumuzun çağdaş sosyallik yolunda ilerleyebilmesi için başlıca başarı ilkesi görür.’’

Laiklik, dini inanışa karşı değildir; feodal hakimiyet düşüncesine, Ortaçağ karanlığına ve onu meşrulaştıran dinsel ideolojiye karşıdır. Kemalist Devrimin getirileri bunu açıkça göstermektedir. Osmanlı’dan kalan büyük toprakları elinde bulunduran vakıfları, eğitimi dini kalıplara boğan tekke ve zaviyeleri, halkı yurttaş değil ümmet olarak gören halifeliği kaldırırken, kutsal kitabı ve ezanı Türkçeleştirerek halkın daha rahat anlayabileceği noktaya getirmiştir. Cumhuriyet’in kadrolarının yaptığı çalışmalar yurttaşların dini inanışlarını hurafelerden, batıl ile ilimi birbirinden ayırmak üzerine yoğunlaşmıştır. Devrim şehidi Kubilay bu mücadelede öncü bir isimdir. Şeyh Said-Seyit Rıza gerici feodal isimler ile mücadeleler laikliğin ve cumhuriyetin korunması için yapılmıştır. Cumhuriyet rejimin en güzel meyvelerinden biri olan Köy Enstitüleri; karanlığa karşı açılan bir aydınlanma savaşıydı. Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç meseleyi şöyle özetlemiştir: “Yaşamın amacı, ileri millet olarak yaşamaktır. Ortaçağ hayatından farksız, geri bir hayata razı olan insan kalabalığıyla çağımız uygarlığına katılamayız, diri millet haline gelemeyiz."


Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ve Dünya üzerindeki hakimiyeti ilerici bir atılım olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Batı için Ortaçağ’da bu ilerici adımlar tıkanmış artık bağnazlığa dönüşmüştür. Doğu’da ise aynı dönemlerde bilim ve teknoloji açısından altın çağ yaşanıyordu. Batı kendisini Coğrafi Keşifler, Rönesans, Reform ve Sanayi devrimi ile yenilemiş, aklın ve bilimin egemenliğini kabul etmiştir. Kapitalizm ilkel dönemlerde Batı’yı kalkındırmış, medenileştirmiştir. İlerleyen dönemlerde sömürgecilik ve emperyalizm yarışı Dünya’yı farklı bir noktaya taşıdı ve Doğu gericiliğe, bağnazlığa ve dogmalara mahkum edilmiştir. Bu süreçte Doğu kimi zaman devrimci adımlar atsa da tam anlamıyla tarikatlardan ve feodaliteden bağlarını koparamamıştır.
Ama aydınlık/karanlık arasındaki meseleyi belirleyen süreç: ‘’Kapitalizm ve Emperyalizm peyda olmasıdır’’
Emperyalizm çağına gelindiğine kapitalizm ilerici yönü körelmiştir.Gelişim önündeki en büyük engel olmuştur. Fransız Devrimi'yle tasfiye eden burjuvazi ‘’Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’’ ilkelerini bir kenara bırakıp gericileşti ve Ortaçağ kavramlarına dönüş yaptı Laikliğin tanımı törpülendi ‘’din ve vicdan özgürlüğü’’ denilip geçildi. Emperyalizm, iki büyük Dünya savaşı sonrasında  dini ve etnik kimliği toplumlara dayatarak ulus-devleti yıpratmayı taşeronlar ile görev bilmiştir. Bizler Türkiye’de aydınlanmayı ve Atatürk ilke/devrimlerini savunanlar emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı laikliği din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlıyoruz.

Türkiye’de Menderesle birlikte boy gösteren dinci, gerici yapılanmaların ortaya çıkması ile Türk kadınını toplumun her alanında koparılmaya çalışılması aynı döneme rastlaması tesadüf değildir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hızla tarikatlaştığı,toplumun gencinin, yaşlısının, kadınının, erkeğinin cemaatlarin kucağına atıldığı dönemin baş ''kahraman''larından biri olan Menderes son yaptığı konuşmaların birinde;  "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz." demişti. Sonunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Hemen hemen her gün bir çocuğun cinsel istismara uğradığı, İmam Hatiplerde Cumhuriyet düşmanı, İŞİD mantalitesinde çocukların yetiştiği, kadınların kamusal alanlarda nefes almasının bile kısıtlandığı bir Türkiye’deyiz. Bunların olmasının temel nedeni Türk milletinin reçetesi olan Atatürk ilke ve devrimlerinden taviz verilmesidir. Ama Türk milleti Türk gençliği çaresiz değildir. Bizi karanlığa mahkum etmeye çalışanlara ‘’2007 Cumhuriyet mitinglerini, Haziran mücadelesini’’ ısrarla hatırlatıyoruz. Cumhuriyet yıkıcıları, Cumhuriyet bekçilerinin ayakları altında kalacaktır. Yeni anayasa girişimlerinde bulunanlar unutmasınlar ki:

Türkiye laiktir, laik kalacak!

                                                                           AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                              Anıl Eren YILDIZ/ Sosyal Bilgiler Öğretmenliği

18 Nisan 2016 Pazartesi

ULUSAL EGEMENLİĞİ ULUSA YASAKLAMAYA GİRİŞMEK

      

  

        ULUSAL EGEMENLİĞİ ULUSA YASAKLAMAYA GİRİŞMEK


Yazımıza artık kanıksanmaya başlayan bir haberle başlayalım: Meclis Başkanlığı, Meclis’teki 23 Nisan resepsiyonunu “Bu kadar şehit geliyor, kutlama mı yapacağız?” diyerek iptal etti. Niye mi kanıksanıyor? Çünkü Meclis Başkanı’nın kan ve ateşin içinde kurulmuş olan meclisin kuruluş yıldönümünün “kutlanmasını” istemeyip düğünlerde halay başı olması, cumhuriyetin başının cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal edip hükümetin başıyla stat açılışlarında ver-kaç yapması beklenen olaylar haline geldi. İnsanlar, milli bayramlar yaklaşmaya başladığında “Acaba bu sefer hangi gerekçeyle iptal edecekler?” diye hükümetin beyanlarını beklemeye başladı.

Ulusal Egemenlik Çocuklara Emanet

23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ilan edilişinin tarihsel temellerinin yanında çok ciddi bir anlamı da vardır. Tarihsel temellerine baktığımızda, 23 Nisan, Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla birlikte egemenliğinden gökyüzünden yeryüzüne indirilmesinin bayramıdır. Sonrasında ise Himaye-i Eftal Cemiyeti(o zamanki Çocuk Esirgeme Kurumu) 23 Nisan’ı Kurtuluş Savaşı şehitlerinin çocuklarına yardım toplamak amacıyla bir fırsat olarak değerlendirir ve 23 Nisan’ı Çocuk Bayramı ilan eder. Bu süreçlerde çok büyük mali kampanyalar yürüterek yüzbinlerce şehit çocuğuna kol kanat gerer. Bu ses getiren kampanyalardan sonra 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlanır. Bunun siyasi anlamda ifadesi ise ‘ulusal egemenliğin’ çocuklara, yani ülkenin geleceğine emanet edilmesidir. Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli yatırımları da zaten ülkenin geleceği, yani çocuklar ve gençler üzerinedir. Köy enstitüleriyle, açılan fabrikalarla, yapılan devrimlerle Cumhuriyet; kendini koruyacak ve ilerletecek nesiller yaratmayı kendine amaç olarak edinmiştir.

“Benim Olmazsan Tecavüz Ederim!”

İşte kırılma noktası da burada başlar. Her iktidar, geleceğini sağlama almak için kendi gençliğini yetiştirir. Cumhuriyet köy enstitüleriyle bunu sağlamıştır. Köy enstitülerinden yetişen gençlik 50’lerde, 60’larda Cumhuriyet’i amansızca savunmuş, Cumhuriyet’i silip atma cüretini kendinde bulan Demokrat Parti iktidarının Kızılay Meydan’larında yakasına yapışmış, Beyazıt Meydan’larında onu devirmiştir. Cumhuriyet öyle bir nesil yaratmıştır ki, ardı ardına gelen güçlü-zayıf tüm iktidarlar o nesli bu milletin bağrından hala daha söküp atamamıştır. O nesil hala üniversitelerde ADT’lerde bir araya gelerek Cumhuriyet’i savunmaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla başlayan Cumhuriyet düşmanı dalganın son çocuğu olan AKP iktidarı ise kendi gençliğini yetiştirme noktasında başarısız olmuş, ne yapmış etmişse de gençliğin bağrında yanan Atatürk ve Cumhuriyet ateşini söndürememiştir. Çünkü o ateş; Türk gençliği için yaşam meşalesidir, hayatta kalma kaynağıdır. İktidarın cemaat evlerinde, tarikat dergâhlarında o ateşi söndürme girişimleri her geçen gün başarısızlığa uğramaktadır. Sonuç itibariyle bu 100 yıllık köhnemiş dalga, çocuklara o tarikat evlerinde tecavüz etmeye başlamıştır. O dalganın gayrimeşru iktidarı ise buna kol kanat germektedir. İşte tam da burada Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın yasaklanışını anlamlandırabiliriz. Çocuklara tecavüz edenlere kol kanat germesiyle anılan bir iktidarın Çocuk Bayramı’nı yasaklaması yapacağı en doğal harekettir aslında. Biat ettiremediği gençliğe tecavüz edenlerden 23 Nisan’ı da 19 Mayıs’ı da yasaklaması beklenir –ki zaten beklemeye fırsat dahi vermeden bunları açık ediyorlar-.

Egemenliği Yasaklanan Ulus, Egemeni Baş Aşağı Eder!

23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla birlikte egemenliğin yeryüzüne indirilerek padişahtan ulusa devredildiğinden bahsetmiştik. Şimdi ise geldiğimiz noktada,  gerek getirmek istedikleri başkanlık sistemi gibi yönetsel değişikliklerle, gerekse toplumda erkin cemaatlere ve tarikatlara devredilmesiyle birlikte egemenliğin tekrardan gökyüzüne çıkarılarak tek bir kişiye ya da gruba devri söz konusu. Biatçı bir gençlik yaratmaya çalışmalarının, cumhuriyet kazanımlarının tek tek yok etmeye çalışmalarının, ulusal egemenliği, bağımsızlığı hatırlatan milli bayramların iptal edilmesinin temelinde egemenliğin kimde olduğunun yeniden belirlenmesi yatıyor. Ancak bu cumhuriyet düşmanı dalganın bir başka önemli özelliği daha var; tarihi okumuyorlar, okusalar da anlamıyorlar. Özgürlüğü, bağımsızlığı tadan bir ulus, egemenliği elinde tutan bir ulus kolay kolay onu devredemez. Hele de bu ulus egemenliği ateş ve kan içinde eline aldıysa, bu uğurda canını verdiyse. Tarih, egemenliği kendi elinde toplamaya çalışan, koca bir ulusu köle yapmaya çalışan liderlerin baş aşağı olmasının örnekleriyle doludur. Bu baş aşağı olma hem mecazi anlamda iktidardan düşme olarak kendini açığa çıkarmış, hem de Mussolini örneğinde olduğu gibi fiziki bir baş aşağı olma durumunda kendini açığa çıkarmıştır. Bu bağlamda milli bayramlar özelinde ortaya çıkan bu saldırı girişimi, daha önce de olduğu gibi bu sefer de bozguna uğratılacaktır. Bu saldırı girişimleriyle birlikte ülkenin geleceğine tecavüz eden bu dalganın hanesine yazılan suçlar da artmaktadır. Bu suçların artmaması ve kendilerini bir Amerikan zırhlısına atma fırsatını ellerinden kaçırmamaları için kendilerine biraz daha tarih okuması yapmalarını ve okuduklarını anlamalarını tavsiye ediyoruz.

                                                                                                CEBECİ ADT Tarih Çalışma Grubu
                                                                             Sezer ÖZSEVEN / Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

13 Nisan 2016 Çarşamba

Koskoca Cumhuriyet Devrimi’nden Elimizde Ne Kaldı?

               


                        Koskoca Cumhuriyet Devrimi’nden Elimizde Ne Kaldı?

Cumhuriyet kavramı temelde, vatandaşların kendi yöneticilerini kendisi seçtiği bir devlet şekli olarak açıklanmaktadır. Dünya tarihinde cumhuriyetin ilk adımlarına baktığımızda MÖ 500’de Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Atinalı soylu Kleisthenes sadece erkeklerden oluşan ilk meclisi kurmuş ve bu mecliste yer alacak kişileri halk (köleler ve Atinalı olmayanlar hariç) seçim yaparak kendileri belirlemiştir. İlk cümlede belirttiğim tanım Antik Yunan’da ki cumhuriyet anlayışıyla örtüşmektedir. Ancak 1789 Fransız Devrimi’nden sonra tam manada cumhuriyet kavramı (herkese özgürlük, tam eşitlik, gerçek halk yönetimi vb.) gerçekleşme yoluna girmiştir.
Türkiye çerçevesi ile cumhuriyet kavramına baktığımızda, ilk olarak 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi ilan edildi. Kanun-i Esasi mucibince iki parçalı bir meclis oluşturuldu. Birinci parça üyelerini seçim yoluyla belirleyen Meclis-i Mebusan, ikinci parça ise toplumun öne çıkan isimleri arasından padişahın seçtiği Heyet-i Ayan’dır. Bu iki parçanın toplanması sonucu Meclis-i Umumi ortaya çıkmaktadır.
Bu meclisin çalışmalarını sürdürdüğü sırada 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı ortaya çıkmıştır. Savaş sırasında meclis parçaları arasında büyük tartışmalar yapıldı ama ne yazık ki ortaya elle tutulan, somut bir çözüm yolu koyulamadı.
Savaşın Osmanlı aleyhinde sonuçlanması nedeniyle, İkinci Abdülhamid tüm suçu Meclis-i Mebusan’a yükleyerek 14 Şubat 1878 tarihinde Meclis-i Umumi’yi feshetmiştir. Böylelikle Birinci Meşrutiyet son bulmuş oldu.
Meclis-i Umumi’nin zorla kapatılmasına karşılık, halk meşrutiyeti sevmiş ve özümsemiştir. Nitekim 1908 yılında Avrupa’da okumuş, eğitim görmüş aydınlar ve ordu içinde üst düzeyde görevler alan askerler tarafından oluşturulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşrutiyet mücadelesine halkta büyük destek vermiştir. Bu mücadele amacına ulaşmış ve 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Tekrar açılan mecliste çoğunluğu elinde bulunduran İttihat ve Terakki Partisi, meşrutiyeti geliştirmek ve cumhuriyetin temellerini atmak için büyük gayrette bulunmuşlardır.
12 yıl boyunca üç defa kapatılıp açılan ve girdiği çoğu seçimi kazanan İttihat ve Terakki Partisi, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi nedeniyle padişah tarafından feshedildi ve yerine Damat Ferit Paşa hükümeti geldi. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki hareketi tarihe karışmış oldu.
Osmanlı Devleti’nin fiilen işgalinden sonra Mustafa Kemal önderliğinde ki Heyet-i Temsiliye yeni bir meclisin kurulması gerektiğini, İstanbul’un işgalinden dolayı da bu meclisin Ankara’da toplanması önerisini sunmuş ve kabul edilmiştir. 23 Nisan 1920’de Cuma günü 115 milletvekili ile Büyük Millet Meclisi açılmıştır.
24 Nisan 1920’de yapılan ikinci toplantı da Mustafa Kemal meclis başkanlığına seçilmiştir. Bu görevi cumhuriyeti ilan edip, meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildiği 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürmüştür.
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte gerek yeni Türk devletine, gerek Türk milletine yüklenen çeşitli kazanımlar bulunmaktadır.
Bunların en başında geleni yönetim şeklimizdir. İslamiyet’ten önce Türk Devletleri’nde hanlar, kurultay tarafından seçilirdi. Osmanlı’da ise tamamı ile bir teokratik düzen vardı. Mustafa Kemal bu diktatörlük otoritesinden duyduğu rahatsızlık kendisinde millet egemenliği fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu etkide sadece düşüncede değil filende gerçekleşip yeni Türk devletinin yönetim şeklini cumhuriyet yapmıştır. Diktatörlük düşüncesine ise en iyi cevabı Nutuk’ta vermiştir: “Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak, hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır.”
İkinci kazanım olarak milli devlet anlayışını ele alabiliriz. Fransız Devrimi’nden sonra başlayan milliyetçilik akımı Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde ve parçalanmasında büyük rol oynamaktadır. Bunun analizini iyi yapan Mustafa Kemal, böyle bir durumun tekrar yaşanılması olanağının önüne geçmek için milli birliğin önemini vurgulamış, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayanan milliyetçiliğini halka benimsetmeye çalışmıştır.
Bir başka kazanım olan laiklik, cumhuriyetin ilanından beri üzerinde en çok tartışma yapılan konu olmuştur. Halifeliğin Osmanlı hanedanına geçmesiyle birlikte bu makam, dini işlerden çok siyasi işlerin idaresini sağlamakta kullanılmıştır. Atatürk, zamanla vasıfsızlaşan bu halifelik makamını kaldırarak laiklik yolunda önemli bir adım atmış oldu. Bu uygulamaya karşı çıkanların da bu makamdan çıkar sağlayan kişiler olduğunu belirtmiştir. Bunun en güzel örneği olarak da 13 Şubat 1925 tarihinde Elazığ, Bingöl, Diyarbakır çevresinde “din elden gidiyor” palavralarıyla ortaya çıkan Şeyh Said isyanıdır. Bu isyanın kararlıkla bastırılması ile topluma laiklikten taviz verilmeyeceği gösterilmiş olundu.
Cumhuriyet Devrimi ile önemi artan bir diğer konu milli eğitimdir. Osmanlı Devleti’nde eğitim alanında bir birlik mevcut değildi. Dini ağırlıklı eğitim veren mektep ve medreselere fakir halkın çocukları gidiyordu. Maddi durumları görece daha iyi olan ailelerin çocukları ise yabancı devletlerin açtıkları, eğitim düzeyi daha iyi olan özel okullarda okuyorlardı. Eğitimin bu denli ayrışması, ister istemez halkında kutuplaşmasına neden oluyordu. Cumhuriyet Devrimi ile beraber çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu bu durumun ortadan kalkmasını sağlamıştır. Eğitimin çağdaş, bilimsel, cumhuriyet ilkelerine uygun, eşitlikçi olması amaçlanmıştır.
Ele alabileceğimiz bir başka konu da milli bir ekonomi planının uygulanmasıdır. Osmanlı Devleti yıllarında birçok kapitalist ve emperyalist ülkeye kapitülasyonlar tanınmış, coğrafyamız bu ülkelerin açık pazarı haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilanı ile beraber ve kapitülasyonlar ve çiftçimizin omzunda büyük bir yük olan aşar vergisi kaldırılmıştır. Halk arasında dengeli bir gelir dağılımı oluşturulmuş, hızlı ve dengeli sermaye birikimi sağlanmıştır.
Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamda ki asıl amaca, asıl mevzuya. O koskoca köklü Cumhuriyet Devrimi’nden, Türk Devrimi’nden şimdi elimizde neler kaldı?
Şöyle bir maziye baktığımızda ölümünün ardından bütün malvarlığını, kendi kurduğu ülkesine, vatandaşlarına miras bırakan; tüm dünyanın kendisine hayranlıkla, gıpta ederek baktığı; emperyalist güçlerle Urfa’da, Maraş’ta kanının son damlası akana kadar savaşan, İzmir’de Yunanı denize döken, Çanakkale’de bütün zor şartlara rağmen Ocean’a, Bouvet’e boğazı dar eden, kitaplara, filmlere konu olan şanlı Türk askerinin komutanı olan; yeri geldiğinde savaşmayı değil, ölmeyi emreden bir lider görüyoruz.

Günümüzde ise ne mi görüyoruz?
Oğlunu arayıp “paraları sıfırladınız mı?” diye soran; halk ayağına giyecek ayakkabı bulamazken, ayakkabı kutularında para biriktiren; yolsuzluk yapanların, rüşvet alanların arkasında duran, vergi kaçıranlara ödüller veren bir takım insanlar görüyoruz.
Ülke içi karışıklıklardan beslenen; sivil anayasa kisvesi altında hazırladıkları taslakta milli şuur oluşumunun önüne ket vuran maddeleri halka kabul ettirmeye çalışan, Türklük kelimesini tamamı ile zihinlerden silmek için emek sarf eden; Gezi Parkı’nda, Cerrattepe’de doğası için, ormanı için, ırmağı için mücadele veren insanlara çapulcu gözüyle bakan; ülkenin yüzde ellisi dışarıda iken diğer yüzde elliyi evinde zor tutuyorum diyen; tecavüzcünün, çocuk istismarcısının safında duran “bir kereden bir şey olmaz” diyerek bütün ahlaksızlıklarını dışarı vuran devlet büyüklerimiz görüyoruz.
Ülkede milli birlik ve beraberliği sağlaması gerekirken her fırsatta etnik köken ayrımı yapan, “hem laik hem de Müslüman olunmaz” diyerek vatandaşları 80’li yıllarda ki gibi sağ-sol kutuplaşmasına götürmeye çalışan; her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık diyerek cumhuriyetin temel ilkelerinden olan Atatürk milliyetçiliğini yok sayan, “90 yıllık enkazı kaldırdık” diyerek Cumhuriyet Devrimlerini ortadan kaldırmaya çalışan siyasi aktörler görüyoruz.
Her yıl eğitim sisteminde değişiklik yapan, KPSS sınavında soruların sızdırılmasına göz yuman, atanamadığı için intihar eden öğretmenler hakkında “ilgi çekmek için “ intihar ettiklerini söyleyen, tarih ders kitaplarından Atatürk ismini kaldırarak cumhuriyet ve milli devlet düşmanlığını gözler önüne seren bürokratlar görüyoruz.
Aslında daha çok şey görüyoruz. Bunların yarısını gördüğümüz gün unutuyoruz, diğer yarısını da görmezden geliyoruz. Bir de bu gördüklerimizin, görünmeyen tarafı var. Asıl sorunun büyüğü o tarafta.
Peki, bu durumun üstesinden nasıl geleceğiz? Kurtuluş Savaşı’nda ordumuzun, kuvay-i milliyemizin göstermiş olduğu cesaret ve azimle mücadele ederek, Cumhuriyet Devrimlerine tekrar sarılarak, Atatürk milliyetçiliğini benimseyerek, Mustafa Kemal’i anlayarak başımızın üstündeki bu kara bulutları dağıtabiliriz.
“Tek başıma ben ne değiştirebilirim?” diye düşünmeyerek, elimizden geleni ardımıza koymadan mücadeleye ortak olmalıyız. Hep beraber, el ele vererek ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmalıyız. Artık görev sırası bizlerde.

                                                                                              CEBECİ ADT Tarih Çalışma Grubu
                                                                                   Kazım ÜMÜTLÜ/Sosyal Bilgiler Öğretmenliği