ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE
Devletçilik ilkesinin Türkiye'yi değiştirdiği kadar dünyayı değiştirdiği su götürmez bir gerçektir. Devletçilik ilkesini iyi kavramak demek ülkenin ekonomik sosyokültürel birikimini iyi anlamayı beraberinde getirir. Kısaca devletçilik ilkesi, devletin ekonomik alana doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sitemdir. Bu kavramı irdelemeden önce ‘’DEVLET’’ ne olduğuna inelim;“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” (TDK)
Tarihte çok fazla devlet tanımı ortaya çıkmıştır. Günümüzde hala üzerinde uzlaşılmış bir tarih tanımı olmasa da geçmişteki ünlü düşünürlerin tarih tanımları günümüze ışık tutmuştur ;
Devlet: Platon’da “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan” iken, Aristoteles’te “doğal bir oluşum” Ancillon’da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Spinoza ve Locke da toplum sözleşmesinin sonucu, Fichte’de saf insan amacının yüce aracı, Schelling’de mutlak olan, Hegel’de tözel irade olarak ahlaksal tın, Cicero’da hukukun sonucu olarak betimlenir.
Devletin birtakım görevleri vardır.
Bunlar: Ülkeyi iç ve dış tehlikelere karşı savunmak, adaleti ve güvenliği sağlamak gibi asli görevlerdir. Toplumsal düzeni kurmak ve sürdürmek amacında olan devlet, gerekli durumlarda da devletçilik adı altında düzenlemelerde bulunmuştur. Devletçilik kavramında özellikle devletin görevleri genellikle ekonomik açıdan ele alınmıştır. Ancak devletçiliği sadece ekonomik hayatla sınırlamak, kavramın içeriğini daraltmaktadır. Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi, askerî, kültürel, toplumsal ve diğer alanlarda da devletin düzenlemelerini ifade etmektedir. Atatürk’e göre devletçilik güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmenin temel bir aracıdır. Sınıf farklılığının önlenip, sosyal barışın sağlanarak sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilebilmesi için devletin, hayatın her alanında etkin olması gerekir. Bu anlayışla devletçilik, halkçılık ilkesinin de tamamlayıcısıdır.
Osmanlı İmparatorluğu, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874'te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı İmparatorluğu vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri'nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı İmparatorluğu, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881'de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti..
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomi politikalarına ilişkin kararlar 1923’te İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde alındı ve 1930’lu yılların başına kadar uygulandı. Atatürk’ün, “Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlarla ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir.” sözünden hareketle 1930’lu yıllara kadar millîleştirme politikası benimsendi. Yabancıların elindeki kurum ve kuruluşlar da millîleştirildi. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmelerle var olan uygulama sonucu Türkiye istenilen ekonomik düzeye ulaşamayınca devlet ekonomik hayata doğrudan müdahale etti.
Devletçilik anlayışının benimsenmesine de iç ve dış nedenler etkili olmuştur. İç nedenlerin başında savaştan yeni çıkan ülkenin harap olması, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar yaşanması gelmektedir. Gerek bu durum gerekse ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılmak istenmesi, toplumsal, kültürel ve bayındırlık faaliyetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır. İlk yıllarda ekonomik faaliyetlerin özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesini benimseyen yeni Türk Devleti, istenen hedeflere ulaşamadı.
Hatta ülke içinde 1927 yılında çıkarılan Teşviki-Sanayi Kanunu’na rağmen yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Ülkenin savaşlardan yeni çıkmış olması ve yeterli sermaye birikiminin olmayışı da bunda etkili oldu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası daha farklı bir ekonomik politika uygulamaya mecbur kaldı. Ayrıca uygulanan ekonomi politikalarıyla yatırımların bölgelere dengeli dağılmaması ve sosyal adaletsizliklerin giderilememesi, devletin ekonomik açıdan daha etkili olmasını gerektirdi. Teknik bilgi açısından ise kadroların yetersiz olması ile sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin iktisadi alanda etkin olmasını gerektiren bir diğer neden oldu. Dış etkenlerin başında 1929 Dünya Ekonomik Krizi gelmektedir. ABD’de ortaya çıkan ve sanayileşmiş ülkelere yayılan kriz ülkelerin ekonomilerinde büyük zararlara neden oldu. Ürünlerin fiyatları düştü, işletmeler kapandı ve işsizlik arttı. Sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hâle geldi. Kriz, Avrupa ülkelerini sert ekonomik tedbirler almaya yöneltti. Bu ülkeler ithalatı (dış alım) kısıtlayarak sattıkları kadar mal almaya özen gösterdiler. Az gelişmiş ülkeler ise krizden tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi nedeniyle olumsuz etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihraç eden bir ülke olduğundan, ihracatı azaldı. Bu gelişmeler sonucunda Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin Üçüncü Büyük Kurultayında devletçilik ilkesi parti programına alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı da bir devlet politikası hâline gelmiştir. Atatürk bu konudaki düşüncesini şu sözlerle ifade etmiştir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, XIX. asırdan beri sosyalist düşünürlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası budur. Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur.”
Devletçilik ilkesinin uygulamaya geçmesinin en çarpıcı örneği kuşkusuz planlı ekonomiye geçilmesidir. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hedefleri yerli ham madde kullanmak, günlük ihtiyaca yönelik malların üretimine öncelik vermek, yeni fabrikaların yapımında bölgesel dağılıma dikkat etmek olarak açıklanabilir. Planda kimya, toprak, demir, kâğıt ve selüloz, kükürt, pamuk ve mensucat ile kendir sanayiine öncelik verilmiştir. Çünkü bu alanlardaki ham madde ülke içinden karşılanmaktadır. Böylece dışarıya döviz çıkarılması önlenmek istenmiştir.
Türkiye de 1980 yılından sonra diğer birçok ülke gibi neoliberal politikaları benimsemiş ve serbest piyasa ekonomisine geçerek dış ticaret rejimini liberalleştirmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonrasında Türkiye, neoliberal politikaları içselleştirerek ekonomik ve sosyal anlamda büyük bir değişim yaşamıştır. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve piyasa ekonomisine geçiş anlamında milat sayılan neoliberal iktisadi kurallar bütünü, Türkiye’nin ekonomik sistemini radikal biçimde değiştirmiş, askeri yönetim çekildikten sonra iktidara gelen Özal hükümeti ile birlikte bu durum iyice pekişmiştir.
Devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı faydalar kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. 1931 yılından başlayarak uygulamaya koyulan devletçilik ilkesi ile ilk defa beş yıllık kalkınma planları çıkarılmış ve planlı ekonomiye geçiş süreci başlamıştır.
2. Kısa zamanda özellikle devlet imkânları ile sanayi yatırımları başlamış halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır.
3. Devletçilik ilkesinin eğitici ve öğretici niteliği kapsamında, ülkemizdeki teknik eleman açığının kapatılması ve eksikliklerin giderilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
4. Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi için fırsatlar tanınmış ve üreticinin zarar görmemesi için uğraşılmıştır.
5. Ekonomik kalkınmada bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi için çalışmalar başlatılmış ve bu hedef doğrultusunda önemli mesafeler kat edilmesi sağlanmıştır.
Atatürk'ün Devletçilik ilkesi ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yapılan faaliyetler ise kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. İzmir İktisat kongresi yapılmıştır.
2. Beş yıllık kalınma planları doğrultusunda ülkenin her yerinde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve zarar gören işletmeler devlet desteği ile ayağa kaldırılmaya çalışılmıştır.
3. Aşar vergisinin kaldırılması, tarım kredi kooperatiflerinin kurulması, Ziraat Enstitülerinin elleriyle tohumluk dağıtması vb. tarımı destekleyici faaliyetler yapılmıştır.
4. Sanayi yatırımlarını desteklemek için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturulmuş ve kamulaştırma faaliyetleri başlatılmıştır.
5. Devlet bankalarının kurulması ile faiz oranlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanmıştır.
6. Temel tüketim mallarının fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanılmış ve halkın daha fazla yıpratılmaması amacı ile çalışmalar başlatılmıştır.
7. Sağlık, eğitim, bayındırlık, kültür ve sanat alanlarında halkın gereksinimlerini karşılayabilecek yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.
AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
Beste Taşpınar / İktisat
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder