18 Mayıs 2016 Çarşamba

97 YILLIK SONSUZ KOŞU


                                             97 YILLIK SONSUZ KOŞU


1918’in sonlarına gelindiğinde Osmanlı, I.Dünya Savaşından mağlup ayrılmış, Mondros Mütarekesini imzalayarak dağılma sürecinin sonuna gelmiş ve Avrupa devletlerince ‘’hasta adam’’ olarak nitelenen Osmanlı, imzaladığı ateşkes antlaşmasıyla İtilaf Devletleri’ne karşı savunmasız kalmış ve tüm hakimiyetini neredeyse İtilaf Devletleri’ne devretmişti.
İzmir Yunanlılar, Adana Fransızlar, Antalya ve Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve bununla birlikte Urfa, Maraş, Antep, Merzifon ve Samsun’a İngiliz askerleri çıkmış,İstanbul’da ise Kraliyet Donanması demirleşti.

İşte, Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile çıktığı Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihi milli bağımsızlığa, çağdaşlaşmaya ve demokratikleşmeye giden yolda bir dönüm noktasıdır. Bu tarihi gün 19 Mayıs 1938 tarihinden itibaren ‘’Gençlik ve Spor Bayramı’’ olarak kutlanmaya başlanmıştır. Atatürk Milli Mücadele esnasında Türk Milleti’ni ileri götürecek olanın köhnemiş fikirlere karşı genç fikirler olduğunu görmüştü. ‘’Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.’’sözünden  onun gençlikten kastının bir yaş aralığını değil de fikirde yeniliği ve her daim ümitvar olmayı ifade ettiğini anlıyoruz.

Atatürk, Samsun’a çıktığı gün mevcut olan durumu Nutuk’ta şu cümlelerle anlatır: ‘’…millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve memleketi felakete sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek, kaçmışlar…’’ İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu koşullar budur. Uçurumun kenarına itilmiş ve bağrında ateşler yanan bir ülke yıllarca süren mücadeleler sonucu iç ve dış düşmanları alt etmekle kalmamış bağımsız, çağdaş ve laik bir ülke olmuştur.

97 yılın ardından bugünkü vaziyete baktığımızda 1919’dan pek de farklı olduğunu görmüyoruz. Emperyalizm, bölücü terör eliyle şehirlerimize bombalar yağdırıyor, askerimize, polisimize ve halkımıza saldırıyor. Gericiler, İsmail Kahraman’lar diliyle ‘’Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır.’’cümlesini kurma gafletinde bulunuyorlar. Atatürk’ü tarih kitaplarından silmeye çalışanlar Emine Erdoğan’ların söylemleriyle ‘’Biz, Cumhuriyet’in enkazını kaldırdık.’’ diyerek karşımıza çıkıyorlar.

Gericilere, bölücülere, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına diyoruz ki: Bu topraklarda Mustafa Kemal’ler tükenmez. Atatürk Gençliği olarak görevimizi Bursa Nutku’ndan, Gençliğe Hitabe’den, Mustafa Kemal’den alıyoruz. 97yıllık bir mücadele ve Cumhuriyet Devrimi tarihimiz var. O mücadelenin ve Cumhuriyet’in bize öğrettikleriyle 97 yıl öncesinden çok daha güçlü, çok daha kararlı ve çok daha cesuruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği emperyalizmin, bölücü ve gerici terörün, İsmail Kahraman’ların ellerinde değil Atatürk Gençliği’nin ellerinde ve o gençliğin mücadeleleriyle şekillenecektir. Kendimize ve Cumhuriyet tarihine güveniyoruz. Atatürk’ün ‘’Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.’’sözünden kendine görevler çıkaran tüm gençliği 19 Mayıs’ta Atatürk’e, Cumhuriyet’e, laikliğe ve Mehmetçik’e sahip çıkmak için alanlarda olmaya bölücülüğün ve gericiliğin üzerine Mustafa Kemal gibi yürümeye davet ediyoruz. Atatürk Gençliği görev başında!



                                                                                      AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                           Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

15 Mayıs 2016 Pazar

ALTI OK'UN MİHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

                           
 

                                      ALTI OK'UN M
İHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

    Devrim, genel olarak, yer­leşik toplum düzenini, devlet ve toplum ya­pısını tümüyle değiştiren, köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşümdür. Devrim sadece siyasi hayatta değil ekonomik ve sosyal hayatta da bir dönüşümdür.

   M. Kemal Atatürk Devrimcilik ilkesini şöyle tanımlamıştır; "İnkılap Türk Milleti'ni son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır demektir." M. Kemal'in de belirttiği gibi Kemalist Devrim eski sistemin çürümesinden kaynaklı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve Türk Milletinin destek ve iradesiyle başarıya ulaşmıştır.

   Devrimcilik toplumun her alanda daha ileri gitmesidir ve süreklilik gerektiren bir yapıdadır. Kemalist Devrim'de de devrimler süreklilik ekseninde yapılmıştır.

  Osmanlı Devleti'nde devrimcilik II. Mahmut döneminde Alemdar Mustafa Paşa'yla yapılan Sened-i İttifak Antlaşması'yla yapılan ıslahatlarla kapsamlı olarak başlamıştır. Daha sonrasında I. Abdülmecit döneminde Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edilmiştir. Ardından I. Ve II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin eski ortaçağ kalıntılarından kurtulamaması sebebiyle yapılan yenilikler bir sonuç vermemiştir.

  Kemalist Devrim'in önderleri bu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temellere oturması için ortaçağ kalıntısı yapılarla mücadele etmiş ve devrimcilik ilkesini benimsemiştir. Bu doğrultuda siyasi, sosyal, ekonomik, eğitim ve kültür alanında pek çok devrim yapmıştır. Halifelik ve saltanat kaldırılmış, halkın iradesine bağlı cumhuriyet yönetimi ve laiklik ilan edilmiştir. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanmış, Harf Devrimi ile birlikte okur yazar oranı artırılmıştır. Ayrıca ekonomik alanda yapılan devrimlerle üretimin artırılması için çaba harcanmış, Toprak Reformu ile topraksız köylüye toprak verilmesi için mücadele edilmiştir. Cumhuriyet Devrimi sayesinde kadınlara siyasal ve sosyal haklar verilmiştir. Kadınlarımız toplumsal hayatın içinde yer almaya başlamıştır.

  Bugün 2016 yılına geldiğimizde bu devrimlere saldırı olduğunu görmekteyiz. Laiklik Anayasa'dan kaldırılmaya çalışılmakta kadınlar toplumsal hayatın dışına itilmektedir. Anayasa'dan Türk Milleti kelimesi çıkarılmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yeniden Ortaçağ karanlığına sürüklenmek istenmektedir. Bu planları yapanlar bilsinler ki; Türk Gençliği olarak devrimlerin bekçisiyiz ve buna izin vermeyiz.  "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır." diyen M. Kemal'den aldığımız emirle Türkiye Cumhuriyeti çağdaş uygarlık düzeyine ulaşana kadar mücadele edeceğiz ve devrimlerimizin bekçisi olacağız.

                                                                AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                Hilal Elif Aybüke TÜRKER/ Sosyal Hizmet

11 Mayıs 2016 Çarşamba

ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

                      ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

Devletçilik ilkesinin Türkiye'yi değiştirdiği kadar dünyayı değiştirdiği su götürmez bir gerçektir. Devletçilik ilkesini iyi kavramak demek ülkenin ekonomik sosyokültürel birikimini iyi anlamayı beraberinde getirir. Kısaca devletçilik ilkesi, devletin ekonomik alana doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sitemdir. Bu kavramı irdelemeden önce ‘’DEVLET’’ ne olduğuna inelim;

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” (TDK)

Tarihte çok fazla devlet tanımı ortaya çıkmıştır. Günümüzde hala üzerinde uzlaşılmış bir tarih tanımı olmasa da geçmişteki ünlü düşünürlerin tarih tanımları günümüze ışık tutmuştur ;
 Devlet:  Platon’da “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan” iken, Aristoteles’te “doğal bir oluşum”   Ancillon’da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Spinoza ve Locke da toplum sözleşmesinin sonucu,  Fichte’de saf insan amacının yüce aracı, Schelling’de mutlak olan,  Hegel’de tözel irade olarak ahlaksal tın,  Cicero’da hukukun sonucu olarak betimlenir.

Devletin birtakım görevleri vardır.
Bunlar: Ülkeyi iç ve dış tehlikelere karşı savunmak, adaleti ve güvenliği sağlamak gibi asli görevlerdir. Toplumsal düzeni kurmak ve sürdürmek amacında olan devlet, gerekli durumlarda da devletçilik adı altında düzenlemelerde bulunmuştur. Devletçilik kavramında özellikle devletin görevleri genellikle ekonomik açıdan ele alınmıştır. Ancak devletçiliği sadece ekonomik hayatla sınırlamak, kavramın içeriğini daraltmaktadır.  Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi, askerî, kültürel, toplumsal ve diğer alanlarda da devletin düzenlemelerini ifade etmektedir. Atatürk’e göre devletçilik güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmenin temel bir aracıdır. Sınıf farklılığının önlenip, sosyal barışın sağlanarak sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilebilmesi için devletin, hayatın her alanında etkin olması gerekir. Bu anlayışla devletçilik, halkçılık ilkesinin de tamamlayıcısıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874'te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı İmparatorluğu vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri'nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı İmparatorluğu, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881'de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti..

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomi politikalarına ilişkin kararlar 1923’te İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde alındı ve 1930’lu yılların başına kadar uygulandı. Atatürk’ün, “Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlarla ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir.” sözünden hareketle 1930’lu yıllara kadar millîleştirme politikası benimsendi. Yabancıların elindeki kurum ve kuruluşlar da millîleştirildi. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmelerle var olan uygulama sonucu Türkiye istenilen ekonomik düzeye ulaşamayınca devlet ekonomik hayata doğrudan müdahale etti.

Devletçilik anlayışının benimsenmesine de iç ve dış nedenler etkili olmuştur. İç nedenlerin başında savaştan yeni çıkan ülkenin harap olması, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar yaşanması gelmektedir. Gerek bu durum gerekse ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılmak istenmesi, toplumsal, kültürel ve bayındırlık faaliyetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır. İlk yıllarda ekonomik faaliyetlerin özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesini benimseyen yeni Türk Devleti, istenen hedeflere ulaşamadı.

Hatta ülke içinde 1927 yılında çıkarılan Teşviki-Sanayi Kanunu’na rağmen yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Ülkenin savaşlardan yeni çıkmış olması ve yeterli sermaye birikiminin olmayışı da bunda etkili oldu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası daha farklı bir ekonomik politika uygulamaya mecbur kaldı. Ayrıca uygulanan ekonomi politikalarıyla yatırımların bölgelere dengeli dağılmaması ve sosyal adaletsizliklerin giderilememesi, devletin ekonomik açıdan daha etkili olmasını gerektirdi. Teknik bilgi açısından ise kadroların yetersiz olması ile sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin iktisadi alanda etkin olmasını gerektiren bir diğer neden oldu.  Dış etkenlerin başında 1929 Dünya Ekonomik Krizi gelmektedir. ABD’de ortaya çıkan ve sanayileşmiş ülkelere yayılan kriz ülkelerin ekonomilerinde büyük zararlara neden oldu. Ürünlerin fiyatları düştü, işletmeler kapandı ve işsizlik arttı. Sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hâle geldi. Kriz, Avrupa ülkelerini sert ekonomik tedbirler almaya yöneltti. Bu ülkeler ithalatı (dış alım) kısıtlayarak sattıkları kadar mal almaya özen gösterdiler. Az gelişmiş ülkeler ise krizden tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi nedeniyle olumsuz etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihraç eden bir ülke olduğundan, ihracatı azaldı. Bu gelişmeler sonucunda Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin Üçüncü Büyük Kurultayında devletçilik ilkesi parti programına alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı da bir devlet politikası hâline gelmiştir. Atatürk bu konudaki düşüncesini şu sözlerle ifade etmiştir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, XIX. asırdan beri sosyalist düşünürlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası budur. Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur.”

Devletçilik ilkesinin uygulamaya geçmesinin en çarpıcı örneği kuşkusuz planlı ekonomiye geçilmesidir. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hedefleri yerli ham madde kullanmak, günlük ihtiyaca yönelik malların üretimine öncelik vermek, yeni fabrikaların yapımında bölgesel dağılıma dikkat etmek olarak açıklanabilir. Planda kimya, toprak, demir, kâğıt ve selüloz, kükürt, pamuk ve mensucat ile kendir sanayiine öncelik verilmiştir. Çünkü bu alanlardaki ham madde ülke içinden karşılanmaktadır. Böylece dışarıya döviz çıkarılması önlenmek istenmiştir.
Türkiye de 1980 yılından sonra diğer birçok ülke gibi neoliberal politikaları benimsemiş ve serbest piyasa ekonomisine geçerek dış ticaret rejimini liberalleştirmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonrasında Türkiye, neoliberal politikaları içselleştirerek ekonomik ve sosyal anlamda büyük bir değişim yaşamıştır. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve piyasa ekonomisine geçiş anlamında milat sayılan neoliberal iktisadi kurallar bütünü, Türkiye’nin ekonomik sistemini radikal biçimde değiştirmiş, askeri yönetim çekildikten sonra iktidara gelen Özal hükümeti ile birlikte bu durum iyice pekişmiştir.

Devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı faydalar kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. 1931 yılından başlayarak uygulamaya koyulan devletçilik ilkesi ile ilk defa beş yıllık kalkınma planları çıkarılmış ve planlı ekonomiye geçiş süreci başlamıştır.
2. Kısa zamanda özellikle devlet imkânları ile sanayi yatırımları başlamış halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır.
3. Devletçilik ilkesinin eğitici ve öğretici niteliği kapsamında, ülkemizdeki teknik eleman açığının kapatılması ve eksikliklerin giderilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
4. Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi için fırsatlar tanınmış ve üreticinin zarar görmemesi için uğraşılmıştır.
5. Ekonomik kalkınmada bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi için çalışmalar başlatılmış ve bu hedef doğrultusunda önemli mesafeler kat edilmesi sağlanmıştır.

Atatürk'ün Devletçilik ilkesi ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yapılan faaliyetler ise kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. İzmir İktisat kongresi yapılmıştır.
2. Beş yıllık kalınma planları doğrultusunda ülkenin her yerinde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve zarar gören işletmeler devlet desteği ile ayağa kaldırılmaya çalışılmıştır.
3. Aşar vergisinin kaldırılması, tarım kredi kooperatiflerinin kurulması, Ziraat Enstitülerinin elleriyle tohumluk dağıtması vb. tarımı destekleyici faaliyetler yapılmıştır.
4. Sanayi yatırımlarını desteklemek için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturulmuş ve kamulaştırma faaliyetleri başlatılmıştır.
5. Devlet bankalarının kurulması ile faiz oranlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanmıştır.
6. Temel tüketim mallarının fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanılmış ve halkın daha fazla yıpratılmaması amacı ile çalışmalar başlatılmıştır.
7. Sağlık, eğitim, bayındırlık, kültür ve sanat alanlarında halkın gereksinimlerini karşılayabilecek yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.


                                                                                       AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                                         Beste Taşpınar / İktisat

7 Mayıs 2016 Cumartesi

BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK

                     
                           
                                          BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK


Halk, bir ülkenin sınırları içinde yaşayıp o ülkeyi vatanı bilen kişiler bütünüdür. Altı Ok'un bir ilkesi olan halkçılık ilkesi ise Kemalist Devrim'in ilk resmi programının adını taşır : Halkçılık Programı. 1921 Anayasası'na temel oluşturan bu program, halkın üzerinde yaşadığı toprağa yani vatana göz diken emperyalistlere karşı topyekûn bir mücadeleyi örme temelinde şekillenmiştir.Bunun sonucu olarak da "Egemenlik verilmez, alınır!" şiarıyla vatana, halkın emeğine, halkın iradesine göz diken düşman orduları ve beraberindeki saltanat ve hilafet yanlıları def edilmiştir. Atatürk, 30 Ağustos Zaferi'nden kısa bir süre sonra yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin sonsuza kadar şura hükümeti ile idare olunacağını söyler. Yine 1921 tarihli bir Meclis konuşmasında Atatürk halkçılığı, "Toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir toplumsal doktrin." olarak tanımlar.

Türkiye’de halkçılığın ilk adımlarını Cumhuriyetin ilanından önceki Büyük Millet Meclisi Hükümeti döneminde (1921-1923), daha Kurtuluş Savaşı devam ederken kalabalık bir işçi kitlesinin çok ağır çalışma koşulları içinde bulunduğu Zonguldak ve Ereğli Kömür bölgesinde uygulanmak üzere çıkarılan iki kanunda görebiliriz.Bu yasada işcilerin çalışma saati 8 saat olarak saptanmış ve işverenlere işçilere lojman yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Esasen, ülkemizdeki sosyal güvenliğin temelini de bu iki kanunla getirilen düzenlemeler oluşturmaktadır. .İşte halkçılık genel anlamıyla devletin halktan, üretenden, yani iktidarın asıl sahiplerinden yana olmasıdır ve ülkemizde  halkçılık savaş döneminde dahi işçiyi koruyan kanunlar çıkarmaktan Soma’da  301 madencinin katledilmesine gelen süreçte yitirilmiştir. Cumhuriyet’in enkazını kaldırmakla(!) övünenler Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan insanca yaşamı da hiçe saymıştır.

Halkçılık ilkesi, Altı Ok'un diğer ilkelerini de kapsar. TBMM'nin açılması, 1921 Anayasası, Cumhuriyet'in İlanı, Medeni Kanun'un kabulü, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, aşar vergisinin kaldırılması, soyadı kanunu, kılık kıyafet kanunu ve nicesi... Siyasal ve toplumsal alanda eşitsizliklerin kaldırılmasını, yönetimde halka dayanan ve halktan güç alarak halk için çalışmayı temel alan Halkçılık ilkesi Türk Milleti'nin karakterine ve dönemin gerçeklerine dayandırılarak oluşturulmuştur.

Halkçılık; TBMM'nin açılması ve Cumhuriyet'in ilanıyla millet egemenliğini kabul etmiş, Medeni Kanun'un kabulüyle sosyal ve ekonomik alanda kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri kaldırmış, aşar vergisini kaldırarak emeğiyle yaşayanlardan yana olmuş, toplumsal ilişkileri zedeleyen sıfatları ve görünümleri kaldırmıştır. Atatürk bu durumu “Bizim görüşümüz-ki halkçılıktır– kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.” şeklinde özetler.

Bugün Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk Devrimleri'ni tarih kitaplarından kaldırmaya çalışanlar, "Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır." diyenler, başkanlık hayalleri kuranlar Türkiye Devrim Tarihi'ni çok iyi bilirler. Yine de hafızalarını bir tazeleyelim, bu milletin karakterinde efendilere, ağalara, paşalara, şeyhlere, dervişlere biat yoktur. Andımız'ı ve T.C'yi kaldırmakla başladığınız, Yeni Anayasa ve Başkanlık hayalleriyle devam ettiğiniz bu süreçte unuttuğunuz bir şey var : Biz o andı içtik bir kere, kaldırsanız ne olur?


                                                                              AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                      Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

3 Mayıs 2016 Salı

BİRLİĞİN GÜVENCESİ


                                            BİRLİĞİN GÜVENCESİ


Bir serüven olarak milliyetçilik kavramı tıpkı Fransız devriminin ve anayasal mücadelelerin diğer kazanımları gibi 18. yüzyıl sonlarına doğru ortaya çıkmıştır. Yükselmekte olan burjuvazi ekonomik temelde sermayenin özgürce dolaşımını ve buna bağlı olarak ortak Pazar oluşturmayı amaçladılar. Bunun için de feodal sınıfların kalıntılarıyla birlikte on yıllardır uzlaştıkları kralı da al aşağı etmeleri gerekiyordu. Böylece “vatan” olarak belirledikleri ortak pazarlarında “millet” olarak belirledikleri yurttaşlarla serbestçe ticaret ve üretim yapabilecekler ve ortaçağın her alanda yıkılıp parçalandığı bu dönemde yeni bir sistem kurabileceklerdi. Tüm bunlara bakarak diyebiliriz ki; “vatan” üzerinde ürettiğin, tükettiğin, ürettiklerini ve tükettiklerini alıp satabildiğin ortak pazarın; “millet” ise bir padişaha-krala kulluk bağları ile değil üzerinde yaşadığı vatana tarihsel ve ülküsel ortaklıkla bağlanmış eşit yurttaşlığı işaret eder. Bu sebeptendir ki benzer dünya devrimleri de milliyetçilik görüşüne sahip çıkarak kendi dönüşümlerini köklü bir şekilde yaşamışlardır.

MİLLİYETÇİLİĞİN TÜRKİYEDE’Kİ SERÜVENİ

Tüm dünyaya dalga dalga yayılan milliyetçilik birçok imparatorlukların parçalanmasına yerine yeni milli devletlerin kurulmasına neden olmuştur. Osmanlı içindeki parçalanmalar da Osmanlı aydınını yeni arayışlar içine sokmuş ve Fransız devriminin bu kazanımı bu yolla yeni kurulan Cumhuriyet’in temel direklerinden biri haline gelmiştir. Milliyetçilik temel direklerinden biri olduğu “Altı Ok” programının içinde olmak üzere 1937 yılında yapılan anayasa değişikliğinin 2. Maddesinde tanımlanmıştır. Ayrıca Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk de Türk milletini “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” diyerek tanımlamıştır. Böylece milliyetçilik Türkiye’nin kuruluş aşamasında ayıran bölen değil birleştiren bütünleştiren ve kaynaştıran bir harç görevi görmüştür.
Öncesinde böylesine işlevsel ve mühim bir görevi üstlenen milliyetçilik ikinci dünya savaşına doğru yükselen Nazi Almanyası ve Mussolini İtalyası ile özdeşleştirilmiş, girilen Nato sürecinde içi boşaltılarak kendi amacı ve işlevinden saptırılmış ve etnik bölünmenin tetikleyicisi haline gelmiştir. Yıllarca Türk milleti,milliyetçilik gibi kavramlar öcü olarak gösterilmiş ve uzak durulması gerekilen bir konuma itilmeye çalışılmıştır. 

CUMHURİYET’İN HARCI

Yakın tarihimizde milliyetçilik üzerine yapılan bu kara propaganda ve içini boşaltma hamleleri bugün geldiğimiz noktada artık işlememekte ve boşa çıkmaktadır. Etnik,dini ve mezhepsel bölünmelere ön ayak olan çevrenin ayakları altına almak istedikleri milliyetçilik ayrışmanın değil birliğin simgesidir. Bugün Türkiye’nin birliği ve beraberliği için huzur ve barış ortamı için tüm çevreler milliyetçiliğe sarılmaktadırlar ve sarılmak zorundadırlar. İktidar sahiplerinin bugün “milliyetçiliği ayaklar altına aldık.” demeleri , bölücü terörle süreçler yürütmeleri ve sahip oldukları çevrelerce Türk milletini “millet” olmaktan tekrar “kul” olmaya itmeleri onların her açıdan bölünmeye çanak tuttuklarının birer göstergesidir. Burada önemli olan nokta Türk gençliğinin tarihi tavrıdır. Türk gençliği tüm bu çarptırmalara ve içini boşaltmalara rağmen milliyetçilik kavramına sımsıkı sarılmış birliği ve barışı kucaklamaktadır. Gençlik milliyetçiliği ayaklar altına alanlarla,bölücü terörle süreçler yürütenlerle mücadele etmektedir. Biz de buradan ilan ediyoruz: Türk gençliğini etnik,mezhepsel ve dini açıdan bölemeyeceksiniz. Cumhuriyet’in harcı milliyetçiliğin ve onu koruyan gençliğin ayakları altında kalacaksınız!



                                                                             AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                                                 Fırat KESKİN/ Uluslararası İlişkiler


1 Mayıs 2016 Pazar

Cumhuriyet: Adı Var Kendisi Yok


                                         Cumhuriyet: Adı Var Kendisi Yok


Bugün gazeteleri karıştırdığımızda, televizyon haberlerini izlediğimizde gözümüze en çok çarpan başlıkların  ‘cumhuriyet’, ‘demokrasi’, ‘anayasa’ kavramlarını içinde bulunduran başlıklar olduğunu fark ederiz. İlkokuldaki hayat bilgisi dersinden üniversitedeki hukuk derslerine kadar hayatımızın her döneminde bu kavramlar hakkında bilgi sahibi olma fırsatı bulmuşuzdur. İnsanlar için ekmek kadar su kadar gerekli olan bu kavramlar bugün açıkça tehdit edilmekte hatta milletin topyekün mücadelesi ile yapılan Türk Devrimi’nin en büyük kazanımlarından biri olan Cumhuriyet, vasfı ve yetkisi olmayan birileri tarafından ‘enkaz’ olarak nitelendirilmektedir.

Bugün kul düzenini savunan, millet egemenliğini hiçe sayan ortaçağ kalıntıları, cumhuriyeti yok saymakla kalmayıp ‘‘millet iradesi’’ni kullanıp bir kenara fırlatmıştır.
Meclis toplantılarında her gün yeni kavgalara neden olan bu kavramlar, her dönem tartışılmış fakat bu boyutlarda aşağılanmamıştır.

Kökü Fransızca  “konuşmak” kelimesinden, “parlare”den gelen parlamentoda, bugün vekillerimiz 'konuşarak' anlaşmak yerine 'yumruklaşarak' anlaşmaktadır. Cumhuriyet; egemenliğin halkta olduğu bir devlet yönetimiyken egemenliğin yumruklarda, tekmelerde olduğu bir devlet yönetimine dönüşmüştür. Her gün yeni bir boks maçına hazırlanan vekillerimizin meclis toplantılarında 'demokrasi', 'cumhuriyet', 'insan hakları' gibi kavramlardan söz etmeleri pek gülünç olduğu gibi bu kavramları eleştirirken kullandıkları kelimeler asıl  ‘’enkaz’’ ın cumhuriyet değil, kendileri olduğunu Türk milletine bir güzel göstermişlerdir.

Yazının başından beri  'millet iradesi', 'millet egemenliği', 'cumhuriyet', 'demokrasi' gibi kavramlardan bahsettik. bu kavramların ülkemize sistematik bir biçimde yerleşmesini sağlayan Mustafa Kemal'in Altı Ok programıdır. Altı Ok başlangıçta sadece Cumhuriyet Halk Fırkası'nın kurultayında kabul edilen bir CHF Programının özeti ve simgesiyken 1937 yılında yapılan bir değişiklikle Anayasa'nın 2. maddesine yazılmış fakat 61 anayasasında konulmamıştır. Altı Ok, 19. yüzyılın ortalarından başlayıp, Meşrutiyetlerden, Kemalist devrimden, 27 mayıs'tan geçerek bugünlere uzanan Türk devriminin programıdır.

 Oklar bir bütündür.Çünkü aynı tarihsel kökten çıkmıştır. Altı Ok'un birincisi ve bugün en çok saldırıya uğrayan cumhuriyetçilik bir siyasal iktidar ve hakimiyet sorunundan ortaya çıkmıştır. Meşrutiyetlerden itibaren padişah halk arasındaki hakimiyet çekişmesi cumhuriyetle  birlikte son bulmuş. Padişahın gücü, yeni Türk devletinde  sınırlandırılmamış, saltanat toptan tasfiye edilmiştir. Yeni kurulan Türk devletinin gerçek hakimi millet olmuş ve devlet biçimi olarak Cumhuriyet benimsenmiştir.

 Bağımsızlık mücadelesi ile başlayan Kurtuluş savaşımız  sadece bir bağımsızlık mücadelesi olarak kalmamış eski olan ne varsa yırtıp atmış ve yerine temelleri güçlü olan, kayıtsız şartsız millet egemenliğine dayanan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuştur.Kurtuluş savaşımız, tüm dünya devletlerine örnek olmuş ve  'Milletin hürriyeti zorla alabileceğini'  göstermiştir.

Cumhuriyetçiliğin ortaya çıkışı, Kurtuluş Savaşımızda gizlidir. Uğruna kadın-erkek, genç-yaşlı  kan dökerek kurtardığımız vatanımızı, biz cephedeyken kaçanlara teslim edemezdik. Türk Devrimi, 'vatan için mücadele edenlerin vatanı yönetebileceğini' göstermektedir.

Yazının başında bahsettiğimiz meclis kavgalarını Mustafa Kemal'in cumhuriyetçilik ilkesinde aramak elbette yersizdir. Fakat siyasal düzen unsurlarından biri olan toplumsal yapının değişmesinin, siyasal sistemi de etkilemesi kaçınılmazdır. Bugün yine Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu yıllardaki gibi cumhuriyetle yönetiliyoruz. Fakat nasıl bir cumhuriyetle?

Osmanlı'nın devamı olduğu söylenen bir cumhuriyetle, Mustafa Kemal'in ve Türk devrimi'nin yok sayıldığı bir cumhuriyetle, laikliğin anayasada olmayacağı söylenen bir cumhuriyetle, paraların sıfırlandığı bir cumhuriyetle, her gün yeni bir bombanın patladığı cumhuriyetle, her gün PKK terörünün mehmetçiği şehit ettiği cumhuriyetle, Ensar vb vakıflarda çocukların cinsel istismara uğradığı cumhuriyetle, her köşe başında taciz ve tecavüz mağduru kadınların bulunduğu bir cumhuriyetle, gençliğin kafasını boşaltmak için uyuşturucuya başladığı cumhuriyetle, bilimin namaz kıldıran seccadeden öteye geçemediği cumhuriyetle, ataması yapılamayan öğretmenlerin her gün umudunun tükendiği cumhuriyetle...

Tüm bunları saydıktan sonra elimizde kalanın sadece Cumhuriyet olduğunu görüyoruz. Cumhuriyete tutunmaktan başka bir çaremiz yok! Uğruna mücadele ettiğimiz, kanımızın son damlasına kadar savaştığımız cumhuriyeti teslim aldığımız gibi geleceğin Cumhuriyet bekçilerine teslim etmek birinci vazifemizdir.Mustafa Kemal'in Gençliğe Hitabe'de söylediği gibi 'Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur!'

                                         
                                                                                 AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                        Ecem Fatma CAN/ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi