4 Ekim 2017 Çarşamba

PAROLA: TEŞKİLAT


                                                 
                 
                                                        PAROLA: TEŞKİLAT
Mustafa Kemal hayatı boyunca planlı ve teşkilatlı oluşuyla tanınmıştır. Teşkilatçılık ve örgütlü yaşamının başarısının parolası idi.
 Daha genç yaşlarında Fransızca öğrenmiştir. Fransızca öğrenmesinin sebebi Fransız devrimci basınını ve Fransa'daki Jön Türklerin yayınlarını takip etmekti.
  
 OKUL SIRALARI
  Harbiye sıralarında Ömer Naci , Ali Fuat ve İsmail Hakkı ile gizli bir dergi çıkarmakta idi. İki üç sayı ile sınırlı kalmış olsa da buel yazması dergi Kurtuluş Savaşı kuşağının ilk teşkilatı idi. Harp akademisine geçtikten sonra Harbiye sıralarında kurdukları teşkilatın meyvelerini toplamayı düşünmektedirler. Harbiye sıralarında çıkardıkları dergi kendilerinin Harp akademisinde ki gizli teşkilatlarının yayın organı haline gelir. Mustafa Kemal ve arkadaşları Saray 'a jurnallenir. O dönem ki okul nazırı Ali Rıza Paşa böyle olayların olmadığını söyler. Ancak ilerleyen süreçte o da öğrenecektir ve görmezden gelecektir. Mustafa Kemal'in bu dönem ki görüşleri sonra ki yıllar da Kemalist Devrimin temelini oluşturacaktır. Akademi öğrenciliği devam ederken bir ev kiralar ve bu evde toplantilarini ve sohbetlerini gerçekleştirirler. Akademi de ki faaliyetleri sebebiyle kendisi ve Müfit Özdeş  Şam 5. Ordu'ya 7 sınıf arkadaşları ise Erzincan'a atanır. Burada tanıştığı Mustafa Bey ve Doktor Mahmut ile yakın ilişkiler kurarlar. Siyasi sohbetlerinde ihtilalin gerekliliğinden bahsederler. Mustafa Beyin evinde bir ihtilal tartışmasının ardından örgütlü mücadele kararı alınır ve Vatan ve Hürriyet Cemiyeti kurulur. Cemiyetin Beyrut, Yafa, Kudüs örgütlenmesinin başında Mustafa Kemal vardir.5. Ordu içinde ki subaylar  içinde cemiyetin saygınlığı her geçen gün artmaktadır. Cemiyet olağanüstü bir gizlilikle çalışmaktadır. Cemiyetin her üyesi kendisini teşkilata alan kişiyi ve üye yaptırdığı kişiyi tanıyacaktır. Cemiyet 3 ayrı kol halinde çalışmaktadır. Maarif , idare ve Maliye bu 3 koldur. Mustafa Kemal cemiyetin geleceğinin Makedonya da olduğunu analiz eder ve gizlice Selanik 'e gecer. Burada çalışmalarından sonra Hüsrev Sami, Ömer Naci , Bursalı Tahir , Hakkı Baha ve Hoca Mahir ile Selanik teşkilatı kurulur. Mustafa Kemal'in Selanik'te olduğu anlaşılınca tutuklama emri verilir. Hızlıca geri döner.
 
 İTTİHAT TERAKKİ İLE BİRLEŞME VE KURTULUŞ SAVAŞI
Vatan ve Hürriyet Cemiyeti Selanik teşkilatı Eylül 1906 ' da kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile fiilen birleşir. Cemiyetin çalışmalarından ve büyüdüğünden haberdar olan İttihat ve Terakki Cemiyeti lideri Ahmet Rıza bey, Doktor Nazım Beyi Selanik' e gönderir. Doktor Nazım cemiyetçileri ikna eder ve Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşirler. Selanik' e tayini Mustafa Kemal' den önce çıkan Ali Fuat İttihat ve Terakki saflarında yerini alır. Mustafa Kemal 13 Ekim 1907 de Selanik' e atanır. Burada Vatan ve Hürriyet Cemiyetini canlandırmaya çalışmaz ve o dönemin devrimci örgütüne katılmayı doğru bulur. İttihat ve Terakki ' de ilerleyen zamanlarda önemli roller alacak olan Mustafa Kemal 1908 yılında 3. Ordu da görevlidir. Örgüt içinde bir çok görev alan Mustafa Kemal'in en bilindik görevi 31 Mart ( 13 Nisan 1909) ayaklanmasını batıran ekibin önderlerinden olmasıdır.
    İttihat Terakki ile çeşitli fikir ayrılıkları yaşayan Mustafa Kemal sürekli olarak bir örgüt yaratma peşindedir. Bu çabası hem İttihat ve Terakki Cemiyetini değiştirme ve dönüştürmek içindir hem de Birinci Dünya Savaşı sonrasında Kurtuluş Savaşı başında bir örgüt yaratma çabasındadır. İstanbul da halkı bilgilendirerek bir yere ulaşılamayacağı kararına varan Mustafa Kemal  Anadolu ‘ ya geçme kararı alır. Kararını uygulamak için İstanbul’ da bir süre bekler. Bu bekleyişin sebebi Anadolu’ da yürütülecek faaliyetleri bir teşkilatla yapmak istemesidir. Samsun ‘ a geçtikten sonra  Kazım Karabekir, Refet Bey Ve Ali Fuat Paşalara teşkilat ile ilgili bir gizli telgraf çeker. Mustafa Kemal  Havza’ ya geldiği gün örgütlenmeye başlar . Diyarbakır, Erzurum, Van, Bitlis, Elazığ ve Sivas  Vilayetleri ile Erzincen ve Kayseri ‘ ye telgraflarlar çeker ve bilgi ister. Bilgi istemesinin sebebi Doğu ‘da işgalcilere karşı mücadele veren yerel örgütlerin durumu öğrenmek ve onları tek çatı altında birleştirmektir.18 haziran tarihinde Edirne kolordu komutanı Cafer Tayyar ‘a  Anadolu’ da ki mücadelenin durumunu ve mücadelenin Trakya bölgesinde de örgütlenmesi gerektiğini söyler. 22 haziran 1919 tarihinde Amasya Genelgesinde Sivas ‘ ta milli bir kongre kararı alınır.Amasya kararları Mustafa Kemal , Refet ve Ali Fuat beylerin ortak kararı ile alınır. Sonrasında Kazım ve Cemal paşalar desteğini açıklar.Oluşan bu kadro daha sonrasın Erzurum Kongresiyle kurulacak merkezi teşkilatın çekirdeğini oluşturmaktadır.Bülent Tanör bu komiteyi “ İhtilal Komitesi” olarak nitelendirmektedir.Mustafa Kemal 7 Temmuz 1919 günü kolordulara gönderdiği emirde ,  Müdafaai Hukuki Milliye ve Reddi İlhak cemiyetlerinin dağılmaması için ellerinden geleni yapmalarını söylemektedir.Mülkiye memurlarının da ordu gibi bu cemiyetlerin meşru yardımcısı olduğu bu emirde belirtilmektedir. Teşkilat-ordu- mülkiye üçlüsünün en tepesinde teşkilat yer almaktadır.Mustafa Kemal’e göre milli mücadeleyi başarıya ulaştırmak için kurulmuş olan teşkilatları tek çatı altında toplamak ve bu teşkilat içinde Türkler ile Kürtleri birleştirmek şarttır.
   Erzurum kongresi mevcut  Cemiyetler Kanunu kapsamında toplanır ve örgütlenmesini yapar. Kongrenin heyet başkanlığına Mustafa Kemal seçilir.Teşkilatların birliği konusu üzerinde burada da durulur ve Vilayatı Sitte ve Trabzon teşkilatları “ Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti “ adı altında birleştirlir. Erzurum kongresinin önemli tartışmalarından biri de Mustafa Kemal’ in Temsil Heyeti üyeliğidir.Sonuçta Mustafa Kemal, kongrede Rauf Bey’le en çok oyu (46) alarak Temsil Heyeti’ne seçilir ve başkanı olur.Erzurum kongresi bölgesel düzenlenmesine rağmen sonuçları itibari ile merkezidir.Kongre ile Kurtuluş Savaşının öncü kadrosu kendine geniş bir taban bulmayı başarır.
   4 Eylül 1919 günü Sivas Kongresi toplanır.Mustafa Kemal bu kongreye Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti Temsil Heyeti adına dört kişi ile birlikte katılır.Sivas kongresi devrimin öncü partisinin kurulduğu kongre olarak kendini tarih kitaplarına yazıdracaktır. Memleketin dört bir yanında aynı amacla mücadele veren cemiyetler birleşerek Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk  Cemiyeti adını alır.Erzurum kongresinde ki cemiyet yerini ARMHC alır. Erzurum kongresinde ki heyete altı  yeni üye katılır.16 kişilik Temsil Heyeti artık Türk Devriminin önder kadrosu seçilmiştir. Kurulan teşkilat Kurtuluş Savaşının tek yetkili örgütüdür.ARMHC dışında girişimler olsa da ihtilali ARHMC yönetmektedir.
  ARMHC’ DEN CHF’NA
 Teşkilatın yayın organına ihtiyacı vardır.Anadolu’ da fikirlerini ve kararlarını yaymak için ihtiyaç çok açıktır.Birinci sayısı 14 eylül günü çıkan gazete psikolojik savaşa karşı ARHMC’nin elini güçlendirmiştir. Meclisi Mebusan toplanmak istendiğinde teşkilat mebus olan üyelerini İstanbul’a gönderir ancak İstanbul’ da Mustafa Kemal isteği üzerine Müdafaai Hukuk Grubu yerine Falahı Vatan grubu kurulur.Daha sonra kapatılan Meclisi Mebusan yerine bir meclis kurulması şart olmuştur.Tarih 23 Nisan 1920 gününü gösterdiğinde TBMM kurulur.Yeni devletin temelleri bu devrimci hareketle atılır.İlk iş ordu ihtiyacıdır.Meclis düzenli ordu kurmaktadır.Kuvvacıların başarısı tabi ki tartışılamaz ancak düzenli ordu şarttır. Meclisin yönelimini belirleyecek olan yine Armhc ‘dir. Mecliste Müdafaai Hukuk grubu kurulur.Bu süreçte parti tartışmaları devam etmektedir.Tarih 9 Eylül 1923’ e geldiğinde Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) kurulmuştur.Cumhuriyet Halk Fırkası aslında ARMHC’nin devamıdır. Yani asıl olarak gercek kuruluş tarihi 4 Eylül 1919(Sivas Kongresi )dur. Kurtuluş savaşının öncü partisi 4 eylül günü kurulmustur.
ATATÜRK GİBİ TEŞKİLATLI, ATATÜRK GİBİ TEŞKİLATÇI
Mustafa Kemal ve arkadaşları hayatları boyunca örgüt kurup örgüt yönetmişlerdir.
Hayatları boyunca devrimci olmuşlardır.Kurtuluş Savaşı kahramanlarından çıkaracağımız ders hep teşkiilatlı olmaktır.Başarılarının sırrı buradadır.
Bugün vatanseverlerin , Atatürkçülerin çoğu örgütsüzdür. Küçük Amerika sürecinin dayattığı sistem Atatürkçülüğü devrimci özünden kopartıp sistem bekçiliğine itmektedir . Emperyalizmin dayattığı Atatürkçülük algısı örgütlü olmayı gerekli görmez.Atatürk hep iktidar amaçlı çalışmış ve örgütleri buna göre yönlendirmiştir. Parolamız çok nettir. ”Atatürk  gibi teşkilatlı , Atatürk gibi teşkilatçı!”
Cebeci  yerleşkesinde vatanseverlik  ve Atatürkçülük rüzgarını estiren teşkilata

Adt ’ye Katıl!

Görev Al!
                                                                                         ERKAN MENTEŞE 
                                                                              HALKLA İLİŞKİLER VE TANITIM 

22 Ağustos 2016 Pazartesi

FETÖ baskısıyla Kara Harp Okulu'ndan ayrılan okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye bölümü öğrencisi İsmail Kıvanç Erkal yaşadıklarını anlattı.




FETÖ baskısıyla Kara Harp Okulu'ndan ayrılan okulumuz Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye bölümü öğrencisi İsmail Kıvanç Erkal yaşadıklarını anlattı.



2010 yılında Maltepe Askeri Lisesi'nden mezun olduğunu ve Kara Harp Okulu'na geçmeden önce intibak kampına katıldığını söyleyen Erkal, bu kamp sırasında yapılan fiziki ve psikolojik baskıyı şu şekilde anlattı: İntibak kamplarında ayrımcılık yapıldığı, bazı kişilerin el üstünde tutulurken bazı öğrencilere eziyetler edildiğini üst devrelerimizden duyuyorduk. İntibak kampının zorlu geçeceğini zaten biliyorduk. Daha intibak kampında çadırlarımızı yaptıktan sonra bölüğü toplayıp ellerinde ki listelerden isimleri okuyup bizi ayırdılar ve diğerleri yatmaya giderken bizi gece 3’e kadar süründürdüler. İntibak kampını, kendimi motive ederek, arkadaşlarımla birbirimizi destekleyerek tamamladım ve Harbiyeli oldum.


ATATÜRKÇÜ ÖĞRENCİLERE İŞKENCE



“Birinci sınıfı tamamladıktan sonra yine kampa gidecektik. Kampa gitmeden önce taburlar karıştırılmıştı. Bize eğitim verecek tüm komutanlarla yeni tanışacaktık. İntibak kampından kalan kötü anıların yeniden yaşanmayacağını düşünerek umutlanmıştım. Fakat kampın ilk günü bölük komutanı elinde bulunan bir listeyle yine bizi ayırmıştı. Eziyet edilen öğrencilerin %90’ı askeri lise kaynaklı olup vatanını milletini seven, Atatürkçü düşünce sistemiyle eğitimler görmüş, ders ve disiplin bakımından sorunsuz kişilerdi.”


"PSİKOLOJİK BASKILARIN DIŞINDA GÜN BOYU FİZİKSEL İŞKENCELERE MARUZ KALIYORDUK."



"Günde en fazla iki saat uyuyorduk ve normal eğitimler esnasında bölükten ayrı olarak eğitim adı altında işkencelere maruz kalıyorduk. Yaşadığım en kötü günlerden birini anlatacağım. Bütün gün süründürülmüş fakat bir gram su içmemiştim. Artık bayılma vaziyetine geldiğimde başımdaki terörist bana 3 matara suyu 2 dakikada içmemi emretmişti. Mecburen o suyu içmiştim ve o işkencelerin üstüne istemsizce kusmuştum. Kustuktan sonra beni kendi kusmuğum üstünde süründürmüştü. Bu ve bunun gibi pek çok kötü anım var."


“DIŞARDA DAHA BAŞARILI KİŞİLER OLABİLİRSİNİZ!”



Erkal, kendilerine durmadan “Siz asker olamazsınız, ayrılmalısınız, dışarıda daha başarılı kişiler olabilirsiniz, boşuna direniyorsunuz, kampları atlatsanız bile subay olamayacaksınız.”şeklinde psikolojik baskı yapıldığını anlattı. Psikolojik baskıların yanında fiziksel baskılara da maruz kaldığını, günde sadece 2 saat uyuduklarını ve normal eğitimler esnasında bölükten ayrı olarak eğitim adı altında işkence gördüklerini anlatan Erkal, kendilerine bunları yapan komutanların hemen hemen hepsinin bugün TSK’dan ihraç edildiğini söyledi.


"NOTLARIM SİLİNMEYE BAŞLAMIŞTI."



"Beni mezun etmeyeceklerini anladığım için 2. sınıfa başlamadan önce ailemi ikna etmiştim. 4 üzerinden 3,2 olan kredimi 3,5'e yükseltip yatay geçiş yapacaktım. 2. sınıfta ders çalıştığım kadar hayatımın hiçbir döneminde o kadar ders çalışmadım. Sınavlardan her çıktığımda dersleri iyi olan arkadaşlarımı yanıma alıp soruları cevaplandırıyorduk ve sınav sonucumuzu tahmini olarak hesaplıyorduk. Arkadaşım 95 ben 90 beklerken, sınav sonucu açıklandığında arkadaşım 95 ben ise 40 alıyordum. Notlarım silinmeye başlamıştı. 120 olan disiplin puanım 50'lere kadar düşmüştü."


OKULDAN ALMALARI İÇİN AİLELERE BASKI



Kampın sonuna doğru ailesinin gelip komutanlarla görüştüğünü söyleyen Erkal, ailesine “Özünde çok iyi bir çocuk, dışarıda daha başarılı olabilir, ama subay olamaz.”denildiğini ailesinin, disiplin notunun yüksek olduğunu ve okuldan almaları için bir sebep gösterilmesini istediğinde komutanın “Ben disiplin notunu düşürüyor muyum düşürmüyor muyum görürsünüz.“ gibi cevaplar aldığını belirten Erkal, 120 olan disiplin notunun 50’lere kadar düştüğünü söyledi. Kendisini mezun etmeyeceklerini anlayınca okulu bırakan Erkal, kendisinin yazdığı dilekçelerin bile geri çevrildiğini, komutanların yazdığı dilekçeleri vermek zorunda kaldığını ifade etti.



“İADE-İ İTİBAR İSTİYORUZ!”



İsmail Kıvanç Erkal, “Bize bu zulümleri yapanların hepsi bugün içeride ve bize bu işkenceleri yapmalarının nedeni FETÖ mensubu olmayışımız. O günlerde bunun cevabını tam olarak bulamıyorduk ama bugün her şey ortaya çıktı. Şu an TSK’dan Atılan ve Ayrılan Öğrenciler Platformu olarak itibarlarımızın iadesini istiyoruz. Ben ve benim gibi 3000’e yakın insan mağdur edildi. Yüklü tazminat borçları, bozulmuş psikolojiler, kimilerimizde fiziksel kalıntılar gibi birçok sorunlar, hayata yeniden başlamaya calışıyoruz. Artık her şey gün yüzüne çıkmışken platform olarak İADE-İ İTİBAR istiyoruz.“

25 Temmuz 2016 Pazartesi

GÜN ÜZERİNE MÜREKKEP DARBELERİ



''Vicdan''
diyordu beriki,
“Onu nasıl karşına alabilirsin?”
Öteki biraz düşünceli ve temkinli iletti diline gelenleri:
“Vicdan. Onun karşısında durmak yalnız tanrıya mahsustur. Bizler yeterince
akıllı ve umutlu olabilirsek belki onu arkamıza alabiliriz.”

DEVLET VE HAYAT

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece büyük bir devlet savunması yaşandı. Amerika’dan FETÖ eliyle komuta edilen kanlı darbe girişimi, milletin ve gerçek Türk Ordusunun direnmesiyle engellendi. Emperyalizme karşı verilen İstiklal Savaşı’yla kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bir asır sonra emperyalizm tarafından içeriden kuşatılmıştı. Gladyo-kontrgerilla- derin devlet-parelel yapı, adına ne dersek diyelim ilmek ilmek örülen bu proje ve ABD’nin operasyonel gücü bir gecede büyük bir direnişle kırıldı. Şimdi ülkemizi daha umutlu günler bekliyor. Daha doğru tanımla devletimizin tüm kurumlarının cemaat yapısından temizleneceği ve işlerliğinin artacağı, kuvvet kazanacağı günler kapıda.
Yıllar önce Mustafa Kemal Paşa, Altı ok programını açıklarken herhalde iyi biliyordu ki diğer bütün okların teminatı devletçiliktir. Devlet otoritesinin, kurumlarının çürütülmesi ve emperyalizme teslim edilmesi, işte o durum, 15 Temmuz kalkışmasıyla taçlandırılmak istendi. İstenilen başarılsaydı, şimdi belki bu satırların yazarı, belki daha fazlası klavye kullanabilecek durumda olmayacaktı.
 Sosyal medyada kalça üstünde yürütülen halk beğenmeme tartışmaları yürütülemeyecekti. Tabi biraz da olumlu olarak, laiklik için önce bağımsız bir devleti savunmayı öğrenemeyen insanlar işte o zaman öğrenebilecekti. Velhasıl kelam toplumsal olarak bir hayat varsa devlet var diye var. Türkiye Cumhuriyeti Devleti diye bir devletimiz varsa emperyalizme karşı direndiğimiz için var.

KLAVYE BOZGUNCULARI VE GERÇEK SAVAŞÇILAR

O gece ve peşi sıra gelen günlerde sokaklarda savaşan ve birleşen bir millete tanık olduk. Bunun yanı sıra milleti beğenmeyen, FETÖ-ABD demeden tahliller kasan, ön plana çıkarılacak şey diye Mehmetçiğin ezilen görüntülerini ayıklayıp paylaşan, darbe uzmanı ve aynı zamanda tiyatro uzmanı, kafaları ve dünyaları iki üç tuşa hapsolmuş insanlara üzülerek baktık. Şimdi o insanlara da tavsiyemizi sunuyoruz. Kendinize bir meydan seçin ve atın kendinizi içine. Büyük bir mozaikle karşılaşacaksınız. Eğer istekli bakarsanız kitlenin içerisindeki gözlerin birleşerek vatan, millet yazdığını görebilirsiniz. Mehmetçiğin; anası, babası, kardeşi oradadır.

Siz oradaki samimiyeti, içtenliği beyaz ekranlarda birbirinin üstünde tepinen tivitlerde görebilir misiniz? Göremezsiniz. Gerçek savaşçılar orada. Vatanı için canını ortaya koyanlar orada. Belki sizin kadar güzel emperyalizm diyemezler ama Amerika’nın tankına yumruk atanlar orada.

İKİ VİCDAN

Şimdi yazımızın girişimdeki vicdan pasajını tekrar anımsayınız. Tarihi ilerletenler vicdanı umutla ve bilinçle arkasına alanların ta kendisidir. Ülkemiz bu darbe girişimiyle birlikte adeta bir vicdan-karşı vicdan savaşı yaşıyor. Bir yanda Ömer Halisdemir’in, Sait Ertürk’ün, tankın önünde başı dik duran ağabeyin, ablanın vicdanı; diğer yanda halkı helikopterlerle tarayıp, paletlerin altına alan, halkın üzerine ateş açma emri veren FETÖ-ABD vicdanı. Öyle sanıyoruz ki ikinci tip vicdanı hepimiz vicdansızlık olarak yorumlarız. Bizim vicdanımızı da hemen birincisinin içine yerleştiririz. Herkes vicdanlıdır, herkes acı çekene üzülür lakin Türkiye'de vicdanlı olmanın samimiyeti harekete geçme arzusuyla ölçülür. Haksızlığı görüp harekete geçmek istemeyenin vicdanı samimi değildir. Harekete geçme arzusunun da samimiyeti örgütlü olmakla sınanır. Tek başına hareket yenilmeye mahkûmdur. Tek başına vicdan, vicdansızlık; tek başına hareket atalettir. Atatürkçü Düşünce Topluluğuna katıl, ortak vicdanın ortak bilincini birlikte yaratalım.

Üyelik için:
Cebeci Kampüsü ADT Üyelik Formu

ANIL EREN YILDIZ

A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi

18 Mayıs 2016 Çarşamba

97 YILLIK SONSUZ KOŞU


                                             97 YILLIK SONSUZ KOŞU


1918’in sonlarına gelindiğinde Osmanlı, I.Dünya Savaşından mağlup ayrılmış, Mondros Mütarekesini imzalayarak dağılma sürecinin sonuna gelmiş ve Avrupa devletlerince ‘’hasta adam’’ olarak nitelenen Osmanlı, imzaladığı ateşkes antlaşmasıyla İtilaf Devletleri’ne karşı savunmasız kalmış ve tüm hakimiyetini neredeyse İtilaf Devletleri’ne devretmişti.
İzmir Yunanlılar, Adana Fransızlar, Antalya ve Konya İtalyanlar tarafından işgal edilmiş ve bununla birlikte Urfa, Maraş, Antep, Merzifon ve Samsun’a İngiliz askerleri çıkmış,İstanbul’da ise Kraliyet Donanması demirleşti.

İşte, Mustafa Kemal’in Bandırma Vapuru ile çıktığı Samsun’a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 tarihi milli bağımsızlığa, çağdaşlaşmaya ve demokratikleşmeye giden yolda bir dönüm noktasıdır. Bu tarihi gün 19 Mayıs 1938 tarihinden itibaren ‘’Gençlik ve Spor Bayramı’’ olarak kutlanmaya başlanmıştır. Atatürk Milli Mücadele esnasında Türk Milleti’ni ileri götürecek olanın köhnemiş fikirlere karşı genç fikirler olduğunu görmüştü. ‘’Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.’’sözünden  onun gençlikten kastının bir yaş aralığını değil de fikirde yeniliği ve her daim ümitvar olmayı ifade ettiğini anlıyoruz.

Atatürk, Samsun’a çıktığı gün mevcut olan durumu Nutuk’ta şu cümlelerle anlatır: ‘’…millet yorgun ve yoksul bir durumda. Milleti ve memleketi felakete sürükleyenler, kendi hayatlarının kaygısına düşerek, kaçmışlar…’’ İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu koşullar budur. Uçurumun kenarına itilmiş ve bağrında ateşler yanan bir ülke yıllarca süren mücadeleler sonucu iç ve dış düşmanları alt etmekle kalmamış bağımsız, çağdaş ve laik bir ülke olmuştur.

97 yılın ardından bugünkü vaziyete baktığımızda 1919’dan pek de farklı olduğunu görmüyoruz. Emperyalizm, bölücü terör eliyle şehirlerimize bombalar yağdırıyor, askerimize, polisimize ve halkımıza saldırıyor. Gericiler, İsmail Kahraman’lar diliyle ‘’Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır.’’cümlesini kurma gafletinde bulunuyorlar. Atatürk’ü tarih kitaplarından silmeye çalışanlar Emine Erdoğan’ların söylemleriyle ‘’Biz, Cumhuriyet’in enkazını kaldırdık.’’ diyerek karşımıza çıkıyorlar.

Gericilere, bölücülere, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına diyoruz ki: Bu topraklarda Mustafa Kemal’ler tükenmez. Atatürk Gençliği olarak görevimizi Bursa Nutku’ndan, Gençliğe Hitabe’den, Mustafa Kemal’den alıyoruz. 97yıllık bir mücadele ve Cumhuriyet Devrimi tarihimiz var. O mücadelenin ve Cumhuriyet’in bize öğrettikleriyle 97 yıl öncesinden çok daha güçlü, çok daha kararlı ve çok daha cesuruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği emperyalizmin, bölücü ve gerici terörün, İsmail Kahraman’ların ellerinde değil Atatürk Gençliği’nin ellerinde ve o gençliğin mücadeleleriyle şekillenecektir. Kendimize ve Cumhuriyet tarihine güveniyoruz. Atatürk’ün ‘’Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.’’sözünden kendine görevler çıkaran tüm gençliği 19 Mayıs’ta Atatürk’e, Cumhuriyet’e, laikliğe ve Mehmetçik’e sahip çıkmak için alanlarda olmaya bölücülüğün ve gericiliğin üzerine Mustafa Kemal gibi yürümeye davet ediyoruz. Atatürk Gençliği görev başında!



                                                                                      AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                           Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri

15 Mayıs 2016 Pazar

ALTI OK'UN MİHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

                           
 

                                      ALTI OK'UN M
İHENK TAŞI: DEVRİMCİLİK

    Devrim, genel olarak, yer­leşik toplum düzenini, devlet ve toplum ya­pısını tümüyle değiştiren, köklü, hızlı ve kapsamlı dönüşümdür. Devrim sadece siyasi hayatta değil ekonomik ve sosyal hayatta da bir dönüşümdür.

   M. Kemal Atatürk Devrimcilik ilkesini şöyle tanımlamıştır; "İnkılap Türk Milleti'ni son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak yerlerine milletin en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak yeni kurumları koymuş olmaktır demektir." M. Kemal'in de belirttiği gibi Kemalist Devrim eski sistemin çürümesinden kaynaklı bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış ve Türk Milletinin destek ve iradesiyle başarıya ulaşmıştır.

   Devrimcilik toplumun her alanda daha ileri gitmesidir ve süreklilik gerektiren bir yapıdadır. Kemalist Devrim'de de devrimler süreklilik ekseninde yapılmıştır.

  Osmanlı Devleti'nde devrimcilik II. Mahmut döneminde Alemdar Mustafa Paşa'yla yapılan Sened-i İttifak Antlaşması'yla yapılan ıslahatlarla kapsamlı olarak başlamıştır. Daha sonrasında I. Abdülmecit döneminde Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edilmiştir. Ardından I. Ve II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Osmanlı Devleti'nin eski ortaçağ kalıntılarından kurtulamaması sebebiyle yapılan yenilikler bir sonuç vermemiştir.

  Kemalist Devrim'in önderleri bu yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temellere oturması için ortaçağ kalıntısı yapılarla mücadele etmiş ve devrimcilik ilkesini benimsemiştir. Bu doğrultuda siyasi, sosyal, ekonomik, eğitim ve kültür alanında pek çok devrim yapmıştır. Halifelik ve saltanat kaldırılmış, halkın iradesine bağlı cumhuriyet yönetimi ve laiklik ilan edilmiştir. Eğitim ve öğretimde birlik sağlanmış, Harf Devrimi ile birlikte okur yazar oranı artırılmıştır. Ayrıca ekonomik alanda yapılan devrimlerle üretimin artırılması için çaba harcanmış, Toprak Reformu ile topraksız köylüye toprak verilmesi için mücadele edilmiştir. Cumhuriyet Devrimi sayesinde kadınlara siyasal ve sosyal haklar verilmiştir. Kadınlarımız toplumsal hayatın içinde yer almaya başlamıştır.

  Bugün 2016 yılına geldiğimizde bu devrimlere saldırı olduğunu görmekteyiz. Laiklik Anayasa'dan kaldırılmaya çalışılmakta kadınlar toplumsal hayatın dışına itilmektedir. Anayasa'dan Türk Milleti kelimesi çıkarılmak istenmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yeniden Ortaçağ karanlığına sürüklenmek istenmektedir. Bu planları yapanlar bilsinler ki; Türk Gençliği olarak devrimlerin bekçisiyiz ve buna izin vermeyiz.  "Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkılâpların, (devrimlerin) gayesi Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen çağdaş ve bütün anlam ve görüşleriyle uygar bir toplum haline ulaştırmaktır." diyen M. Kemal'den aldığımız emirle Türkiye Cumhuriyeti çağdaş uygarlık düzeyine ulaşana kadar mücadele edeceğiz ve devrimlerimizin bekçisi olacağız.

                                                                AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                Hilal Elif Aybüke TÜRKER/ Sosyal Hizmet

11 Mayıs 2016 Çarşamba

ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

                      ATATÜRK’ün DEVLETÇİLİK İLKESİ ÜZERİNE

Devletçilik ilkesinin Türkiye'yi değiştirdiği kadar dünyayı değiştirdiği su götürmez bir gerçektir. Devletçilik ilkesini iyi kavramak demek ülkenin ekonomik sosyokültürel birikimini iyi anlamayı beraberinde getirir. Kısaca devletçilik ilkesi, devletin ekonomik alana doğrudan doğruya müdahalesini öngören bir sitemdir. Bu kavramı irdelemeden önce ‘’DEVLET’’ ne olduğuna inelim;

“Toprak bütünlüğüne bağlı olarak siyasal bakımdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu tüzel varlık” (TDK)

Tarihte çok fazla devlet tanımı ortaya çıkmıştır. Günümüzde hala üzerinde uzlaşılmış bir tarih tanımı olmasa da geçmişteki ünlü düşünürlerin tarih tanımları günümüze ışık tutmuştur ;
 Devlet:  Platon’da “birlikte yaşama zorunluluğundan doğan” iken, Aristoteles’te “doğal bir oluşum”   Ancillon’da dil, gibi iletişim ve toplumsallıktan doğan, Hobbes’da herkesin herkese karşı savaşını sona erdirmek için ortaya çıkan, Rousseau, Spinoza ve Locke da toplum sözleşmesinin sonucu,  Fichte’de saf insan amacının yüce aracı, Schelling’de mutlak olan,  Hegel’de tözel irade olarak ahlaksal tın,  Cicero’da hukukun sonucu olarak betimlenir.

Devletin birtakım görevleri vardır.
Bunlar: Ülkeyi iç ve dış tehlikelere karşı savunmak, adaleti ve güvenliği sağlamak gibi asli görevlerdir. Toplumsal düzeni kurmak ve sürdürmek amacında olan devlet, gerekli durumlarda da devletçilik adı altında düzenlemelerde bulunmuştur. Devletçilik kavramında özellikle devletin görevleri genellikle ekonomik açıdan ele alınmıştır. Ancak devletçiliği sadece ekonomik hayatla sınırlamak, kavramın içeriğini daraltmaktadır.  Atatürkçü düşünce sisteminde devletçilik, yalnızca ekonomik alanda değil, siyasi, askerî, kültürel, toplumsal ve diğer alanlarda da devletin düzenlemelerini ifade etmektedir. Atatürk’e göre devletçilik güçlü ve çağdaş bir devlet meydana getirmenin temel bir aracıdır. Sınıf farklılığının önlenip, sosyal barışın sağlanarak sosyal adalet ve sosyal güvenliğin gerçekleştirilebilmesi için devletin, hayatın her alanında etkin olması gerekir. Bu anlayışla devletçilik, halkçılık ilkesinin de tamamlayıcısıdır.

Osmanlı İmparatorluğu, ilk dış borçlanmasını, Kırım Savaşı sırasında, savaş maliyetlerini karşılamak için gerçekleştirdi. Ancak mali durumu düzelmeyen devlet, savaştan sonra da borç almayı sürdürdü. Bu borçların verimli kullanılamaması sonucu, kısa sürede, değil borçlar, faizleri bile ödenemez hale gelindi. 1874'te devlet mali iflasın eşiğine geldi ve bir kararname çıkardı. Bu kararnamede, Osmanlı İmparatorluğu vadesi gelen borç taksitinin ancak yarısını ödeyeceğini açıklıyordu. Ancak açıklanan bu söz de yerine getirilemedi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında, Osmanlı yönetimi yeni bir mali bunalıma sürüklendi ve Osmanlı Bankası ile Galata Bankerleri'nden almış olduğu iç borçlarını da ödeyemeyeceğini açıkladı.
Hiçbir borç ödemesini yapamayan Osmanlı İmparatorluğu, sonunda alacaklılarla anlaşma yoluna gitti. Alacaklılarla masaya oturan yaşlı imparatorluk, 1879'da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Ancak alacaklı Avrupa devletleri buna tepki gösterdi ve 1881'de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alınan vergilerin tüm geliri iç ve dış borçlara ayrıldı. Bu vergileri toplama ve alacaklılara ödeme görevi de yeni kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi’ne verildi. Bu kurum kurulduktan sonra da Osmanlı İmparatorluğu mali sıkıntılar nedeniyle dış borç almak zorunda kaldı.
Lozan Antlaşması ile, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge seviyesine indiren bu kurumun vergi gelirlerini denetlemesi sona erdirildi. Sadece borçların alacaklılara paylaştırılması görevini sürdürmeye devam etti..

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomi politikalarına ilişkin kararlar 1923’te İzmir’de yapılan Türkiye İktisat Kongresi’nde alındı ve 1930’lu yılların başına kadar uygulandı. Atatürk’ün, “Ekonomi politikamızın önemli amaçlarından biri de toplumun genel çıkarlarını doğrudan doğruya ilgilendirecek kuruluşlarla ekonomik alandaki teşebbüsleri mali ve teknik gücümüzün ölçülerine uygun olarak devletleştirmektir.” sözünden hareketle 1930’lu yıllara kadar millîleştirme politikası benimsendi. Yabancıların elindeki kurum ve kuruluşlar da millîleştirildi. Bu dönem, devletçiliğe hazırlık yılları oldu. Ancak bazı iç ve dış gelişmelerle var olan uygulama sonucu Türkiye istenilen ekonomik düzeye ulaşamayınca devlet ekonomik hayata doğrudan müdahale etti.

Devletçilik anlayışının benimsenmesine de iç ve dış nedenler etkili olmuştur. İç nedenlerin başında savaştan yeni çıkan ülkenin harap olması, ekonomik ve toplumsal sıkıntılar yaşanması gelmektedir. Gerek bu durum gerekse ülkenin çağdaş uygarlık seviyesine ulaştırılmak istenmesi, toplumsal, kültürel ve bayındırlık faaliyetlerinin devlet tarafından gerçekleştirilmesini zorunlu kılmıştır. İlk yıllarda ekonomik faaliyetlerin özel teşebbüs tarafından gerçekleştirilmesini benimseyen yeni Türk Devleti, istenen hedeflere ulaşamadı.

Hatta ülke içinde 1927 yılında çıkarılan Teşviki-Sanayi Kanunu’na rağmen yatırımlarda büyük bir artış olmadı. Ülkenin savaşlardan yeni çıkmış olması ve yeterli sermaye birikiminin olmayışı da bunda etkili oldu. İktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası daha farklı bir ekonomik politika uygulamaya mecbur kaldı. Ayrıca uygulanan ekonomi politikalarıyla yatırımların bölgelere dengeli dağılmaması ve sosyal adaletsizliklerin giderilememesi, devletin ekonomik açıdan daha etkili olmasını gerektirdi. Teknik bilgi açısından ise kadroların yetersiz olması ile sanayi ve ticaretin azınlıkların elinde olması, devletin iktisadi alanda etkin olmasını gerektiren bir diğer neden oldu.  Dış etkenlerin başında 1929 Dünya Ekonomik Krizi gelmektedir. ABD’de ortaya çıkan ve sanayileşmiş ülkelere yayılan kriz ülkelerin ekonomilerinde büyük zararlara neden oldu. Ürünlerin fiyatları düştü, işletmeler kapandı ve işsizlik arttı. Sanayileşmiş ülkeler, ellerindeki sanayi mallarını satamaz hâle geldi. Kriz, Avrupa ülkelerini sert ekonomik tedbirler almaya yöneltti. Bu ülkeler ithalatı (dış alım) kısıtlayarak sattıkları kadar mal almaya özen gösterdiler. Az gelişmiş ülkeler ise krizden tarım ürünlerinin fiyatlarının süratli biçimde düşmesi nedeniyle olumsuz etkilendi. Türkiye o yıllarda tarım ürünleri ihraç eden bir ülke olduğundan, ihracatı azaldı. Bu gelişmeler sonucunda Mayıs 1931’de toplanan CHP’nin Üçüncü Büyük Kurultayında devletçilik ilkesi parti programına alınmış ve tek parti döneminin özelliklerinden dolayı da bir devlet politikası hâline gelmiştir. Atatürk bu konudaki düşüncesini şu sözlerle ifade etmiştir: “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi, XIX. asırdan beri sosyalist düşünürlerin ileri sürdükleri fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu, Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuş, Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası budur. Fertlerin hususi teşebbüslerini ve faaliyetlerini esas tutmak fakat büyük bir milletin bütün ihtiyaçlarını ve birçok şeyin yapılmadığını göz önünde tutarak memleket iktisadiyatını devletin eline almak. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Türk vatanında asırlardan beri ferdî ve hususi teşebbüslerle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve kısa
zamanda yapmaya muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, görüldüğü gibi liberalizmden başka yoldur.”

Devletçilik ilkesinin uygulamaya geçmesinin en çarpıcı örneği kuşkusuz planlı ekonomiye geçilmesidir. 1934 yılında yürürlüğe giren Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hedefleri yerli ham madde kullanmak, günlük ihtiyaca yönelik malların üretimine öncelik vermek, yeni fabrikaların yapımında bölgesel dağılıma dikkat etmek olarak açıklanabilir. Planda kimya, toprak, demir, kâğıt ve selüloz, kükürt, pamuk ve mensucat ile kendir sanayiine öncelik verilmiştir. Çünkü bu alanlardaki ham madde ülke içinden karşılanmaktadır. Böylece dışarıya döviz çıkarılması önlenmek istenmiştir.
Türkiye de 1980 yılından sonra diğer birçok ülke gibi neoliberal politikaları benimsemiş ve serbest piyasa ekonomisine geçerek dış ticaret rejimini liberalleştirmiştir. 12 Eylül 1980 tarihinde yapılan askeri darbe sonrasında Türkiye, neoliberal politikaları içselleştirerek ekonomik ve sosyal anlamda büyük bir değişim yaşamıştır. 24 Ocak Kararları olarak anılan ve piyasa ekonomisine geçiş anlamında milat sayılan neoliberal iktisadi kurallar bütünü, Türkiye’nin ekonomik sistemini radikal biçimde değiştirmiş, askeri yönetim çekildikten sonra iktidara gelen Özal hükümeti ile birlikte bu durum iyice pekişmiştir.

Devletçilik ilkesinin Türk toplumuna sağladığı faydalar kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. 1931 yılından başlayarak uygulamaya koyulan devletçilik ilkesi ile ilk defa beş yıllık kalkınma planları çıkarılmış ve planlı ekonomiye geçiş süreci başlamıştır.
2. Kısa zamanda özellikle devlet imkânları ile sanayi yatırımları başlamış halkın refah seviyesi yükseltilmeye çalışılmıştır.
3. Devletçilik ilkesinin eğitici ve öğretici niteliği kapsamında, ülkemizdeki teknik eleman açığının kapatılması ve eksikliklerin giderilmesi sağlanmaya çalışılmıştır.
4. Türk çiftçisinin ürünlerini en iyi şekilde değerlendirmesi için fırsatlar tanınmış ve üreticinin zarar görmemesi için uğraşılmıştır.
5. Ekonomik kalkınmada bölgeler arasındaki farklılıkların giderilmesi için çalışmalar başlatılmış ve bu hedef doğrultusunda önemli mesafeler kat edilmesi sağlanmıştır.

Atatürk'ün Devletçilik ilkesi ışığında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde yapılan faaliyetler ise kısaca şu şekilde özetlenebilir:
1. İzmir İktisat kongresi yapılmıştır.
2. Beş yıllık kalınma planları doğrultusunda ülkenin her yerinde fabrikalar kurulmaya başlanmış ve zarar gören işletmeler devlet desteği ile ayağa kaldırılmaya çalışılmıştır.
3. Aşar vergisinin kaldırılması, tarım kredi kooperatiflerinin kurulması, Ziraat Enstitülerinin elleriyle tohumluk dağıtması vb. tarımı destekleyici faaliyetler yapılmıştır.
4. Sanayi yatırımlarını desteklemek için Sümerbank ve Etibank gibi kurumlar oluşturulmuş ve kamulaştırma faaliyetleri başlatılmıştır.
5. Devlet bankalarının kurulması ile faiz oranlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanmıştır.
6. Temel tüketim mallarının fiyatlarının devlet tarafından belirlenmesi sağlanılmış ve halkın daha fazla yıpratılmaması amacı ile çalışmalar başlatılmıştır.
7. Sağlık, eğitim, bayındırlık, kültür ve sanat alanlarında halkın gereksinimlerini karşılayabilecek yatırımlar yapılmaya başlanmıştır.


                                                                                       AÜ. Cebeci Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                                         Beste Taşpınar / İktisat

7 Mayıs 2016 Cumartesi

BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK

                     
                           
                                          BİR EGEMENLİK BİLDİRİSİ: HALKÇILIK


Halk, bir ülkenin sınırları içinde yaşayıp o ülkeyi vatanı bilen kişiler bütünüdür. Altı Ok'un bir ilkesi olan halkçılık ilkesi ise Kemalist Devrim'in ilk resmi programının adını taşır : Halkçılık Programı. 1921 Anayasası'na temel oluşturan bu program, halkın üzerinde yaşadığı toprağa yani vatana göz diken emperyalistlere karşı topyekûn bir mücadeleyi örme temelinde şekillenmiştir.Bunun sonucu olarak da "Egemenlik verilmez, alınır!" şiarıyla vatana, halkın emeğine, halkın iradesine göz diken düşman orduları ve beraberindeki saltanat ve hilafet yanlıları def edilmiştir. Atatürk, 30 Ağustos Zaferi'nden kısa bir süre sonra yaptığı bir konuşmada, Türkiye'nin sonsuza kadar şura hükümeti ile idare olunacağını söyler. Yine 1921 tarihli bir Meclis konuşmasında Atatürk halkçılığı, "Toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen bir toplumsal doktrin." olarak tanımlar.

Türkiye’de halkçılığın ilk adımlarını Cumhuriyetin ilanından önceki Büyük Millet Meclisi Hükümeti döneminde (1921-1923), daha Kurtuluş Savaşı devam ederken kalabalık bir işçi kitlesinin çok ağır çalışma koşulları içinde bulunduğu Zonguldak ve Ereğli Kömür bölgesinde uygulanmak üzere çıkarılan iki kanunda görebiliriz.Bu yasada işcilerin çalışma saati 8 saat olarak saptanmış ve işverenlere işçilere lojman yapma yükümlülüğü getirilmiştir. Esasen, ülkemizdeki sosyal güvenliğin temelini de bu iki kanunla getirilen düzenlemeler oluşturmaktadır. .İşte halkçılık genel anlamıyla devletin halktan, üretenden, yani iktidarın asıl sahiplerinden yana olmasıdır ve ülkemizde  halkçılık savaş döneminde dahi işçiyi koruyan kanunlar çıkarmaktan Soma’da  301 madencinin katledilmesine gelen süreçte yitirilmiştir. Cumhuriyet’in enkazını kaldırmakla(!) övünenler Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından olan insanca yaşamı da hiçe saymıştır.

Halkçılık ilkesi, Altı Ok'un diğer ilkelerini de kapsar. TBMM'nin açılması, 1921 Anayasası, Cumhuriyet'in İlanı, Medeni Kanun'un kabulü, kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi, aşar vergisinin kaldırılması, soyadı kanunu, kılık kıyafet kanunu ve nicesi... Siyasal ve toplumsal alanda eşitsizliklerin kaldırılmasını, yönetimde halka dayanan ve halktan güç alarak halk için çalışmayı temel alan Halkçılık ilkesi Türk Milleti'nin karakterine ve dönemin gerçeklerine dayandırılarak oluşturulmuştur.

Halkçılık; TBMM'nin açılması ve Cumhuriyet'in ilanıyla millet egemenliğini kabul etmiş, Medeni Kanun'un kabulüyle sosyal ve ekonomik alanda kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikleri kaldırmış, aşar vergisini kaldırarak emeğiyle yaşayanlardan yana olmuş, toplumsal ilişkileri zedeleyen sıfatları ve görünümleri kaldırmıştır. Atatürk bu durumu “Bizim görüşümüz-ki halkçılıktır– kuvvetin, kudretin, egemenliğin, yönetimin doğrudan doğruya halka verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır.” şeklinde özetler.

Bugün Kurtuluş Savaşı'nı ve Atatürk Devrimleri'ni tarih kitaplarından kaldırmaya çalışanlar, "Laiklik, yeni anayasada olmamalıdır." diyenler, başkanlık hayalleri kuranlar Türkiye Devrim Tarihi'ni çok iyi bilirler. Yine de hafızalarını bir tazeleyelim, bu milletin karakterinde efendilere, ağalara, paşalara, şeyhlere, dervişlere biat yoktur. Andımız'ı ve T.C'yi kaldırmakla başladığınız, Yeni Anayasa ve Başkanlık hayalleriyle devam ettiğiniz bu süreçte unuttuğunuz bir şey var : Biz o andı içtik bir kere, kaldırsanız ne olur?


                                                                              AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                      Gülin KISA/ Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri