27 Nisan 2016 Çarşamba

LAİKLİK ADAM OLMAKTIR


                                          

                                              LAİKLİK ADAM OLMAKTIR

TBMM Başkanı İsmail Kahraman iki gün önce ‘’laiklik yeni anayasada olmamalıdır, dindar bir anayasa istiyoruz’’ diyerek Cumhuriyetin ilke ve değerlerini karşısına alarak Cumhuriyet ile hesaplaşmaya bir çağrı yapmıştır.
Ömrünü Cumhuriyet yıkıcılığına ve karşı-devrimin fedailiğine heba etmiş bir Meclis başkanı, bugün yaptığı açıklamada gençlik dönemlerinden bugünkü kart horozluk dönemine kadar ettiği mücadelenin amacını belirtmiştir.
Peki bizi bu Cumhuriyet ve Atatürk düşmanı gericilerin fütursuz sözleri şaşırtıyor mu? Tabi ki hayır. Bunun için Kahramanların, Erdoğanların, Küçük Eniştegillerin siyasi geçmişine kısa bir göz atmak yeterlidir.
Akp’nin kadrolarının ağabeyi-akıl hocası İsmail Kahraman; 1970-1980 sonrası yükselen İslamcı anti-laik siyasi kesimin gözbebeğiydi. Milli Nizam ile başladı bu yola ve Anayasa Mahkemesi "laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle MNP’nin kapatılmasına karar verdi. 1980 Amerikancı darbesiyle kapatılan Milli Selamet Partisi’nin içinde de etkin görevler aldı. Darbe sonrası yolu açılan yeşil sermaye-tarikat rejimininden nemalananların başında gelecektir. Ardından Refah Partisi’ne geçti ve 28 Şubat sürecinde partisi ‘’ "Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri’’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından yine kapatılmıştır. İlerleyen süreçte Fazilet Partisi içinde tarih, adil bir şekilde işledi. Ne hikmetse Akp’nin kurucuları ve yöneticileri arasında yoktu ama 2008 yılında kapatma davası açıldıktan kısa bir süre sonra Kahraman, koşa koşa Akp’ye geldi. Ayrıca Erdoğan’ın Belediye başkanlığı döneminde ‘’hem laik hem Müslüman olunmaaaz’’ söylemi ve 2002 sonrası iktidarı dönemindeki yaptıkları laikliğe düşmanlığı net olarak gösteriyor.
İşte bu yüzden şaşırmıyoruz!
Peki nedir bu laiklik?
Türkiye’nin laiklik mücadelesi nedir?
 Laiklik, Türkiye gibi ülkeler için sınıfsal bir durumdur. Tarikatlaşmaya, toplumu bölmeye, gericileşmeye karşı olmaktır. Devrimin ilkeleri birbirine sıkı sıkı bağlıdır. Laikliğin tavizi, Cumhuriyetçilikten Devrimciliğe kadar taviz vermeye sebep olur.
1920 Meclis’in çalışmalara yeni yeni başladığı sıralar dini görevli birisi Mustafa Kemal Atatürk’e laikliğin ne manaya geldiğini sorduğunda ‘’LAİKLİK ADAM OLMAKTIR’’ karşılığını vermiş ve meseleyi özetlemiştir.
Ayrıca Atatürk, 1939 yılında toplanacak CHP Büyük Kongresi için yaptığı program hazırlığında, 1931 programında da olduğu gibi, Laikliği hemen hemen aynı ifadeyle yineler. Kendi eliyle yazdığı Laiklik ilkesi şöyledir:

‘’Din kavramı vicdansel olduğundan parti, din ile dünya işlerini ve devlet siyasasını birbirinden ayrı tutmayı ulusumuzun çağdaş sosyallik yolunda ilerleyebilmesi için başlıca başarı ilkesi görür.’’

Laiklik, dini inanışa karşı değildir; feodal hakimiyet düşüncesine, Ortaçağ karanlığına ve onu meşrulaştıran dinsel ideolojiye karşıdır. Kemalist Devrimin getirileri bunu açıkça göstermektedir. Osmanlı’dan kalan büyük toprakları elinde bulunduran vakıfları, eğitimi dini kalıplara boğan tekke ve zaviyeleri, halkı yurttaş değil ümmet olarak gören halifeliği kaldırırken, kutsal kitabı ve ezanı Türkçeleştirerek halkın daha rahat anlayabileceği noktaya getirmiştir. Cumhuriyet’in kadrolarının yaptığı çalışmalar yurttaşların dini inanışlarını hurafelerden, batıl ile ilimi birbirinden ayırmak üzerine yoğunlaşmıştır. Devrim şehidi Kubilay bu mücadelede öncü bir isimdir. Şeyh Said-Seyit Rıza gerici feodal isimler ile mücadeleler laikliğin ve cumhuriyetin korunması için yapılmıştır. Cumhuriyet rejimin en güzel meyvelerinden biri olan Köy Enstitüleri; karanlığa karşı açılan bir aydınlanma savaşıydı. Köy Enstitüleri kurucusu İsmail Hakkı Tonguç meseleyi şöyle özetlemiştir: “Yaşamın amacı, ileri millet olarak yaşamaktır. Ortaçağ hayatından farksız, geri bir hayata razı olan insan kalabalığıyla çağımız uygarlığına katılamayız, diri millet haline gelemeyiz."


Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ve Dünya üzerindeki hakimiyeti ilerici bir atılım olarak tarih sahnesinde yer almıştır. Batı için Ortaçağ’da bu ilerici adımlar tıkanmış artık bağnazlığa dönüşmüştür. Doğu’da ise aynı dönemlerde bilim ve teknoloji açısından altın çağ yaşanıyordu. Batı kendisini Coğrafi Keşifler, Rönesans, Reform ve Sanayi devrimi ile yenilemiş, aklın ve bilimin egemenliğini kabul etmiştir. Kapitalizm ilkel dönemlerde Batı’yı kalkındırmış, medenileştirmiştir. İlerleyen dönemlerde sömürgecilik ve emperyalizm yarışı Dünya’yı farklı bir noktaya taşıdı ve Doğu gericiliğe, bağnazlığa ve dogmalara mahkum edilmiştir. Bu süreçte Doğu kimi zaman devrimci adımlar atsa da tam anlamıyla tarikatlardan ve feodaliteden bağlarını koparamamıştır.
Ama aydınlık/karanlık arasındaki meseleyi belirleyen süreç: ‘’Kapitalizm ve Emperyalizm peyda olmasıdır’’
Emperyalizm çağına gelindiğine kapitalizm ilerici yönü körelmiştir.Gelişim önündeki en büyük engel olmuştur. Fransız Devrimi'yle tasfiye eden burjuvazi ‘’Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’’ ilkelerini bir kenara bırakıp gericileşti ve Ortaçağ kavramlarına dönüş yaptı Laikliğin tanımı törpülendi ‘’din ve vicdan özgürlüğü’’ denilip geçildi. Emperyalizm, iki büyük Dünya savaşı sonrasında  dini ve etnik kimliği toplumlara dayatarak ulus-devleti yıpratmayı taşeronlar ile görev bilmiştir. Bizler Türkiye’de aydınlanmayı ve Atatürk ilke/devrimlerini savunanlar emperyalizme ve onun yerli işbirlikçilerine karşı laikliği din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlıyoruz.

Türkiye’de Menderesle birlikte boy gösteren dinci, gerici yapılanmaların ortaya çıkması ile Türk kadınını toplumun her alanında koparılmaya çalışılması aynı döneme rastlaması tesadüf değildir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin hızla tarikatlaştığı,toplumun gencinin, yaşlısının, kadınının, erkeğinin cemaatlarin kucağına atıldığı dönemin baş ''kahraman''larından biri olan Menderes son yaptığı konuşmaların birinde;  "Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz." demişti. Sonunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Hemen hemen her gün bir çocuğun cinsel istismara uğradığı, İmam Hatiplerde Cumhuriyet düşmanı, İŞİD mantalitesinde çocukların yetiştiği, kadınların kamusal alanlarda nefes almasının bile kısıtlandığı bir Türkiye’deyiz. Bunların olmasının temel nedeni Türk milletinin reçetesi olan Atatürk ilke ve devrimlerinden taviz verilmesidir. Ama Türk milleti Türk gençliği çaresiz değildir. Bizi karanlığa mahkum etmeye çalışanlara ‘’2007 Cumhuriyet mitinglerini, Haziran mücadelesini’’ ısrarla hatırlatıyoruz. Cumhuriyet yıkıcıları, Cumhuriyet bekçilerinin ayakları altında kalacaktır. Yeni anayasa girişimlerinde bulunanlar unutmasınlar ki:

Türkiye laiktir, laik kalacak!

                                                                           AÜ. Cebeci Kampüsü Atatürkçü Düşünce Topluluğu
                                                                              Anıl Eren YILDIZ/ Sosyal Bilgiler Öğretmenliği

18 Nisan 2016 Pazartesi

ULUSAL EGEMENLİĞİ ULUSA YASAKLAMAYA GİRİŞMEK

      

  

        ULUSAL EGEMENLİĞİ ULUSA YASAKLAMAYA GİRİŞMEK


Yazımıza artık kanıksanmaya başlayan bir haberle başlayalım: Meclis Başkanlığı, Meclis’teki 23 Nisan resepsiyonunu “Bu kadar şehit geliyor, kutlama mı yapacağız?” diyerek iptal etti. Niye mi kanıksanıyor? Çünkü Meclis Başkanı’nın kan ve ateşin içinde kurulmuş olan meclisin kuruluş yıldönümünün “kutlanmasını” istemeyip düğünlerde halay başı olması, cumhuriyetin başının cumhuriyet bayramı kutlamalarını iptal edip hükümetin başıyla stat açılışlarında ver-kaç yapması beklenen olaylar haline geldi. İnsanlar, milli bayramlar yaklaşmaya başladığında “Acaba bu sefer hangi gerekçeyle iptal edecekler?” diye hükümetin beyanlarını beklemeye başladı.

Ulusal Egemenlik Çocuklara Emanet

23 Nisan’ın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ilan edilişinin tarihsel temellerinin yanında çok ciddi bir anlamı da vardır. Tarihsel temellerine baktığımızda, 23 Nisan, Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla birlikte egemenliğinden gökyüzünden yeryüzüne indirilmesinin bayramıdır. Sonrasında ise Himaye-i Eftal Cemiyeti(o zamanki Çocuk Esirgeme Kurumu) 23 Nisan’ı Kurtuluş Savaşı şehitlerinin çocuklarına yardım toplamak amacıyla bir fırsat olarak değerlendirir ve 23 Nisan’ı Çocuk Bayramı ilan eder. Bu süreçlerde çok büyük mali kampanyalar yürüterek yüzbinlerce şehit çocuğuna kol kanat gerer. Bu ses getiren kampanyalardan sonra 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlanır. Bunun siyasi anlamda ifadesi ise ‘ulusal egemenliğin’ çocuklara, yani ülkenin geleceğine emanet edilmesidir. Cumhuriyet Devrimi’nin en önemli yatırımları da zaten ülkenin geleceği, yani çocuklar ve gençler üzerinedir. Köy enstitüleriyle, açılan fabrikalarla, yapılan devrimlerle Cumhuriyet; kendini koruyacak ve ilerletecek nesiller yaratmayı kendine amaç olarak edinmiştir.

“Benim Olmazsan Tecavüz Ederim!”

İşte kırılma noktası da burada başlar. Her iktidar, geleceğini sağlama almak için kendi gençliğini yetiştirir. Cumhuriyet köy enstitüleriyle bunu sağlamıştır. Köy enstitülerinden yetişen gençlik 50’lerde, 60’larda Cumhuriyet’i amansızca savunmuş, Cumhuriyet’i silip atma cüretini kendinde bulan Demokrat Parti iktidarının Kızılay Meydan’larında yakasına yapışmış, Beyazıt Meydan’larında onu devirmiştir. Cumhuriyet öyle bir nesil yaratmıştır ki, ardı ardına gelen güçlü-zayıf tüm iktidarlar o nesli bu milletin bağrından hala daha söküp atamamıştır. O nesil hala üniversitelerde ADT’lerde bir araya gelerek Cumhuriyet’i savunmaktadır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’yla başlayan Cumhuriyet düşmanı dalganın son çocuğu olan AKP iktidarı ise kendi gençliğini yetiştirme noktasında başarısız olmuş, ne yapmış etmişse de gençliğin bağrında yanan Atatürk ve Cumhuriyet ateşini söndürememiştir. Çünkü o ateş; Türk gençliği için yaşam meşalesidir, hayatta kalma kaynağıdır. İktidarın cemaat evlerinde, tarikat dergâhlarında o ateşi söndürme girişimleri her geçen gün başarısızlığa uğramaktadır. Sonuç itibariyle bu 100 yıllık köhnemiş dalga, çocuklara o tarikat evlerinde tecavüz etmeye başlamıştır. O dalganın gayrimeşru iktidarı ise buna kol kanat germektedir. İşte tam da burada Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın yasaklanışını anlamlandırabiliriz. Çocuklara tecavüz edenlere kol kanat germesiyle anılan bir iktidarın Çocuk Bayramı’nı yasaklaması yapacağı en doğal harekettir aslında. Biat ettiremediği gençliğe tecavüz edenlerden 23 Nisan’ı da 19 Mayıs’ı da yasaklaması beklenir –ki zaten beklemeye fırsat dahi vermeden bunları açık ediyorlar-.

Egemenliği Yasaklanan Ulus, Egemeni Baş Aşağı Eder!

23 Nisan’da Büyük Millet Meclisi’nin kurulmasıyla birlikte egemenliğin yeryüzüne indirilerek padişahtan ulusa devredildiğinden bahsetmiştik. Şimdi ise geldiğimiz noktada,  gerek getirmek istedikleri başkanlık sistemi gibi yönetsel değişikliklerle, gerekse toplumda erkin cemaatlere ve tarikatlara devredilmesiyle birlikte egemenliğin tekrardan gökyüzüne çıkarılarak tek bir kişiye ya da gruba devri söz konusu. Biatçı bir gençlik yaratmaya çalışmalarının, cumhuriyet kazanımlarının tek tek yok etmeye çalışmalarının, ulusal egemenliği, bağımsızlığı hatırlatan milli bayramların iptal edilmesinin temelinde egemenliğin kimde olduğunun yeniden belirlenmesi yatıyor. Ancak bu cumhuriyet düşmanı dalganın bir başka önemli özelliği daha var; tarihi okumuyorlar, okusalar da anlamıyorlar. Özgürlüğü, bağımsızlığı tadan bir ulus, egemenliği elinde tutan bir ulus kolay kolay onu devredemez. Hele de bu ulus egemenliği ateş ve kan içinde eline aldıysa, bu uğurda canını verdiyse. Tarih, egemenliği kendi elinde toplamaya çalışan, koca bir ulusu köle yapmaya çalışan liderlerin baş aşağı olmasının örnekleriyle doludur. Bu baş aşağı olma hem mecazi anlamda iktidardan düşme olarak kendini açığa çıkarmış, hem de Mussolini örneğinde olduğu gibi fiziki bir baş aşağı olma durumunda kendini açığa çıkarmıştır. Bu bağlamda milli bayramlar özelinde ortaya çıkan bu saldırı girişimi, daha önce de olduğu gibi bu sefer de bozguna uğratılacaktır. Bu saldırı girişimleriyle birlikte ülkenin geleceğine tecavüz eden bu dalganın hanesine yazılan suçlar da artmaktadır. Bu suçların artmaması ve kendilerini bir Amerikan zırhlısına atma fırsatını ellerinden kaçırmamaları için kendilerine biraz daha tarih okuması yapmalarını ve okuduklarını anlamalarını tavsiye ediyoruz.

                                                                                                CEBECİ ADT Tarih Çalışma Grubu
                                                                             Sezer ÖZSEVEN / Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi

13 Nisan 2016 Çarşamba

Koskoca Cumhuriyet Devrimi’nden Elimizde Ne Kaldı?

               


                        Koskoca Cumhuriyet Devrimi’nden Elimizde Ne Kaldı?

Cumhuriyet kavramı temelde, vatandaşların kendi yöneticilerini kendisi seçtiği bir devlet şekli olarak açıklanmaktadır. Dünya tarihinde cumhuriyetin ilk adımlarına baktığımızda MÖ 500’de Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Atinalı soylu Kleisthenes sadece erkeklerden oluşan ilk meclisi kurmuş ve bu mecliste yer alacak kişileri halk (köleler ve Atinalı olmayanlar hariç) seçim yaparak kendileri belirlemiştir. İlk cümlede belirttiğim tanım Antik Yunan’da ki cumhuriyet anlayışıyla örtüşmektedir. Ancak 1789 Fransız Devrimi’nden sonra tam manada cumhuriyet kavramı (herkese özgürlük, tam eşitlik, gerçek halk yönetimi vb.) gerçekleşme yoluna girmiştir.
Türkiye çerçevesi ile cumhuriyet kavramına baktığımızda, ilk olarak 23 Aralık 1876’da Kanun-i Esasi ilan edildi. Kanun-i Esasi mucibince iki parçalı bir meclis oluşturuldu. Birinci parça üyelerini seçim yoluyla belirleyen Meclis-i Mebusan, ikinci parça ise toplumun öne çıkan isimleri arasından padişahın seçtiği Heyet-i Ayan’dır. Bu iki parçanın toplanması sonucu Meclis-i Umumi ortaya çıkmaktadır.
Bu meclisin çalışmalarını sürdürdüğü sırada 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus savaşı ortaya çıkmıştır. Savaş sırasında meclis parçaları arasında büyük tartışmalar yapıldı ama ne yazık ki ortaya elle tutulan, somut bir çözüm yolu koyulamadı.
Savaşın Osmanlı aleyhinde sonuçlanması nedeniyle, İkinci Abdülhamid tüm suçu Meclis-i Mebusan’a yükleyerek 14 Şubat 1878 tarihinde Meclis-i Umumi’yi feshetmiştir. Böylelikle Birinci Meşrutiyet son bulmuş oldu.
Meclis-i Umumi’nin zorla kapatılmasına karşılık, halk meşrutiyeti sevmiş ve özümsemiştir. Nitekim 1908 yılında Avrupa’da okumuş, eğitim görmüş aydınlar ve ordu içinde üst düzeyde görevler alan askerler tarafından oluşturulan İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin meşrutiyet mücadelesine halkta büyük destek vermiştir. Bu mücadele amacına ulaşmış ve 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrutiyet ilan edilmiştir. Tekrar açılan mecliste çoğunluğu elinde bulunduran İttihat ve Terakki Partisi, meşrutiyeti geliştirmek ve cumhuriyetin temellerini atmak için büyük gayrette bulunmuşlardır.
12 yıl boyunca üç defa kapatılıp açılan ve girdiği çoğu seçimi kazanan İttihat ve Terakki Partisi, Birinci Dünya Savaşı’nın kaybedilmesi nedeniyle padişah tarafından feshedildi ve yerine Damat Ferit Paşa hükümeti geldi. Böylelikle Osmanlı Devleti’nde İttihat ve Terakki hareketi tarihe karışmış oldu.
Osmanlı Devleti’nin fiilen işgalinden sonra Mustafa Kemal önderliğinde ki Heyet-i Temsiliye yeni bir meclisin kurulması gerektiğini, İstanbul’un işgalinden dolayı da bu meclisin Ankara’da toplanması önerisini sunmuş ve kabul edilmiştir. 23 Nisan 1920’de Cuma günü 115 milletvekili ile Büyük Millet Meclisi açılmıştır.
24 Nisan 1920’de yapılan ikinci toplantı da Mustafa Kemal meclis başkanlığına seçilmiştir. Bu görevi cumhuriyeti ilan edip, meclis tarafından cumhurbaşkanı seçildiği 29 Ekim 1923 tarihine kadar sürdürmüştür.
29 Ekim 1923’te cumhuriyetin ilan edilmesi ile birlikte gerek yeni Türk devletine, gerek Türk milletine yüklenen çeşitli kazanımlar bulunmaktadır.
Bunların en başında geleni yönetim şeklimizdir. İslamiyet’ten önce Türk Devletleri’nde hanlar, kurultay tarafından seçilirdi. Osmanlı’da ise tamamı ile bir teokratik düzen vardı. Mustafa Kemal bu diktatörlük otoritesinden duyduğu rahatsızlık kendisinde millet egemenliği fikrinin gelişmesinde etkili olmuştur. Bu etkide sadece düşüncede değil filende gerçekleşip yeni Türk devletinin yönetim şeklini cumhuriyet yapmıştır. Diktatörlük düşüncesine ise en iyi cevabı Nutuk’ta vermiştir: “Her zaman, ulusun sevgisine dayanarak, hep birlikte ileriye gideceğiz. Türkiye Cumhuriyeti mutlu, başarılı ve utkulu olacaktır.”
İkinci kazanım olarak milli devlet anlayışını ele alabiliriz. Fransız Devrimi’nden sonra başlayan milliyetçilik akımı Osmanlı Devleti’nin gerilemesinde ve parçalanmasında büyük rol oynamaktadır. Bunun analizini iyi yapan Mustafa Kemal, böyle bir durumun tekrar yaşanılması olanağının önüne geçmek için milli birliğin önemini vurgulamış, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin dil, kültür ve siyasi birliktelik değerlerine dayanan milliyetçiliğini halka benimsetmeye çalışmıştır.
Bir başka kazanım olan laiklik, cumhuriyetin ilanından beri üzerinde en çok tartışma yapılan konu olmuştur. Halifeliğin Osmanlı hanedanına geçmesiyle birlikte bu makam, dini işlerden çok siyasi işlerin idaresini sağlamakta kullanılmıştır. Atatürk, zamanla vasıfsızlaşan bu halifelik makamını kaldırarak laiklik yolunda önemli bir adım atmış oldu. Bu uygulamaya karşı çıkanların da bu makamdan çıkar sağlayan kişiler olduğunu belirtmiştir. Bunun en güzel örneği olarak da 13 Şubat 1925 tarihinde Elazığ, Bingöl, Diyarbakır çevresinde “din elden gidiyor” palavralarıyla ortaya çıkan Şeyh Said isyanıdır. Bu isyanın kararlıkla bastırılması ile topluma laiklikten taviz verilmeyeceği gösterilmiş olundu.
Cumhuriyet Devrimi ile önemi artan bir diğer konu milli eğitimdir. Osmanlı Devleti’nde eğitim alanında bir birlik mevcut değildi. Dini ağırlıklı eğitim veren mektep ve medreselere fakir halkın çocukları gidiyordu. Maddi durumları görece daha iyi olan ailelerin çocukları ise yabancı devletlerin açtıkları, eğitim düzeyi daha iyi olan özel okullarda okuyorlardı. Eğitimin bu denli ayrışması, ister istemez halkında kutuplaşmasına neden oluyordu. Cumhuriyet Devrimi ile beraber çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu bu durumun ortadan kalkmasını sağlamıştır. Eğitimin çağdaş, bilimsel, cumhuriyet ilkelerine uygun, eşitlikçi olması amaçlanmıştır.
Ele alabileceğimiz bir başka konu da milli bir ekonomi planının uygulanmasıdır. Osmanlı Devleti yıllarında birçok kapitalist ve emperyalist ülkeye kapitülasyonlar tanınmış, coğrafyamız bu ülkelerin açık pazarı haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilanı ile beraber ve kapitülasyonlar ve çiftçimizin omzunda büyük bir yük olan aşar vergisi kaldırılmıştır. Halk arasında dengeli bir gelir dağılımı oluşturulmuş, hızlı ve dengeli sermaye birikimi sağlanmıştır.
Şimdi gelelim bu yazıyı yazmamda ki asıl amaca, asıl mevzuya. O koskoca köklü Cumhuriyet Devrimi’nden, Türk Devrimi’nden şimdi elimizde neler kaldı?
Şöyle bir maziye baktığımızda ölümünün ardından bütün malvarlığını, kendi kurduğu ülkesine, vatandaşlarına miras bırakan; tüm dünyanın kendisine hayranlıkla, gıpta ederek baktığı; emperyalist güçlerle Urfa’da, Maraş’ta kanının son damlası akana kadar savaşan, İzmir’de Yunanı denize döken, Çanakkale’de bütün zor şartlara rağmen Ocean’a, Bouvet’e boğazı dar eden, kitaplara, filmlere konu olan şanlı Türk askerinin komutanı olan; yeri geldiğinde savaşmayı değil, ölmeyi emreden bir lider görüyoruz.

Günümüzde ise ne mi görüyoruz?
Oğlunu arayıp “paraları sıfırladınız mı?” diye soran; halk ayağına giyecek ayakkabı bulamazken, ayakkabı kutularında para biriktiren; yolsuzluk yapanların, rüşvet alanların arkasında duran, vergi kaçıranlara ödüller veren bir takım insanlar görüyoruz.
Ülke içi karışıklıklardan beslenen; sivil anayasa kisvesi altında hazırladıkları taslakta milli şuur oluşumunun önüne ket vuran maddeleri halka kabul ettirmeye çalışan, Türklük kelimesini tamamı ile zihinlerden silmek için emek sarf eden; Gezi Parkı’nda, Cerrattepe’de doğası için, ormanı için, ırmağı için mücadele veren insanlara çapulcu gözüyle bakan; ülkenin yüzde ellisi dışarıda iken diğer yüzde elliyi evinde zor tutuyorum diyen; tecavüzcünün, çocuk istismarcısının safında duran “bir kereden bir şey olmaz” diyerek bütün ahlaksızlıklarını dışarı vuran devlet büyüklerimiz görüyoruz.
Ülkede milli birlik ve beraberliği sağlaması gerekirken her fırsatta etnik köken ayrımı yapan, “hem laik hem de Müslüman olunmaz” diyerek vatandaşları 80’li yıllarda ki gibi sağ-sol kutuplaşmasına götürmeye çalışan; her türlü milliyetçiliği ayaklar altına aldık diyerek cumhuriyetin temel ilkelerinden olan Atatürk milliyetçiliğini yok sayan, “90 yıllık enkazı kaldırdık” diyerek Cumhuriyet Devrimlerini ortadan kaldırmaya çalışan siyasi aktörler görüyoruz.
Her yıl eğitim sisteminde değişiklik yapan, KPSS sınavında soruların sızdırılmasına göz yuman, atanamadığı için intihar eden öğretmenler hakkında “ilgi çekmek için “ intihar ettiklerini söyleyen, tarih ders kitaplarından Atatürk ismini kaldırarak cumhuriyet ve milli devlet düşmanlığını gözler önüne seren bürokratlar görüyoruz.
Aslında daha çok şey görüyoruz. Bunların yarısını gördüğümüz gün unutuyoruz, diğer yarısını da görmezden geliyoruz. Bir de bu gördüklerimizin, görünmeyen tarafı var. Asıl sorunun büyüğü o tarafta.
Peki, bu durumun üstesinden nasıl geleceğiz? Kurtuluş Savaşı’nda ordumuzun, kuvay-i milliyemizin göstermiş olduğu cesaret ve azimle mücadele ederek, Cumhuriyet Devrimlerine tekrar sarılarak, Atatürk milliyetçiliğini benimseyerek, Mustafa Kemal’i anlayarak başımızın üstündeki bu kara bulutları dağıtabiliriz.
“Tek başıma ben ne değiştirebilirim?” diye düşünmeyerek, elimizden geleni ardımıza koymadan mücadeleye ortak olmalıyız. Hep beraber, el ele vererek ülkemizi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmalıyız. Artık görev sırası bizlerde.

                                                                                              CEBECİ ADT Tarih Çalışma Grubu
                                                                                   Kazım ÜMÜTLÜ/Sosyal Bilgiler Öğretmenliği